
Selefîlik ve Tarihsel Süreci
Giriş
Bir şey hakkında konuşabilmenin öncelikle o şeyi tanımaya bağlı olduğunu, böyle yaparsak o şeyin hakkında kuracağımız cümlelerde isabet edebileceğimiz gerçeğinden hareketle selefiliğin ne olduğunu kavramaya ihtiyacımız vardır. Bu mesele her ne kadar uzun tafsillere ihtiyaç duyuyor olsa da bizler bu yazımızda Selefîliğin mahiyeti ve tarihçesiyle ilgili kısa bir malumat vermeye gayret edeceğiz. İlk etapta ‘Selefîlik nedir ve neye nasıl inanır, nasıl ortaya çıkmıştır, itikâdları nelerdir’ gibi birtakım meselelere kısaca değinmek istiyoruz. Ancak bu yazı elbette ki Selefîyye’nin tam anlamı ile tafsil edilmesi, görüşlerinin tamamının serdedilmesi ve tahlil edilmesi şeklinde bir hedef gütmemektedir. Çünkü böyle bir şey yapabilmek serî dersler icrâ etmeye ihtiyaç duyar.
Selefîlik
Selefîlik, kelime anlamı itibarıyla selefe mensup olmak anlamına gelmektedir. Selef ise lügavi anlamı itibarıyla kişiden/şeyden önce olana denmektedir. Buna göre yaş bakımından ve üstünlük bakımından kişiden önce olan babası ve yakınları onun selefidir.[1] Istılâhî olarak ifade ettiği mana ise Rasûlüllah Efendimiz’in ﷺ şu hadîs-i şeriflerinde ifade buyurmuş olduğu şekildedir:
قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «خَيْرُكُمْ قَرْنِي، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ»
“Peygamber ﷺ şöyle buyurdu: “Sizin hayırlı asrınız, benim içinde yaşadığım zamandır. Sonra benimle yaşayanlara yakın olanlardır. Daha sonra onlara yakın olanlardır”..[2]
Hadiste vurgu yapılan ilk üç asrı bu ümmetin en hayırlıları yapan unsur istikametleridir. Şüphesiz ki bu istikamet onların hayatında öncelikle itikad noktasında vardır. Yani selef, dinin temel esaslarında tamamen ittifak halindedir. Öyle ki, ulemamız bu esasları asırlar boyu el-Fıkhu’l-Ekber ve Tahaviyye gibi akide metinlerinde kısaca ifade etmişler ve muhafaza edilmesini sağlamışlardır. İmam eş-Şâtıbî’nin de ifade ettiği üzere bidat fırkaların ana özelliği ise başta selefin ve sonrasında bütün bir ümmetin ittifak ettiği bu esaslara muhalefet etmiş olmalarıdır.[3]
İslâm ümmeti de bu hadisi şerifte zikredilen ilk üç asırdaki kimseleri ümmetin en hayırlıları olarak bilmiş ve onlara selef-i salihîn demiştir. Ümmet, onları her zaman bu isimle yâd etmiş ve etmektedir.
Ne var ki tarih içerisinde birçok kavramın dejenere edilmiş olması gerçeğinden ‘selef’ kavramı da nasibini almıştır. Nitekim sonraki asırlarda kendilerini Selefî olarak tanıtan zümreler, selefin ümmet nezdindeki itibarını ve kabulünü kullanarak bidat görüşlerinin rağbet görmesi için kendilerine Selefîyyûn yani “selefe tâbi olanlar” demiştir. Bu itibar katma refleksi tarih içerisinde ehl-i sünnet ve cemaat kavramının da manipüle edilmesine sebep olmuştur. Zira tarihte mücessime ve müşebbihe de kendilerini bu isimle tanıtmışlardır.[4] Böylece İslâm tarihinde Müslümanların başına birçok sıkıntılar açacak olan ‘Selefîlik’ akımı baş göstermiştir.
Selefîlik nasıl çıktı ve nereden beslenmektedir? Elbette bu sorulara cevap vermeden önce günümüzde bu bağlamda ortaya atılan iddiaları anlamamız ve cevaplandırmamız mümkün değildir. O halde selefîlik kavramı üzerinden tarih boyu süregelmiş sınıflandırmayı kısaca ortaya koymamız faydalı olacaktır.
Selef
Bu sınıflandırmanın ilk kısmına “Mütekaddim selefiyye” değil de ‘selef’ yazmamızın sebebi yanlış bir algının önüne geçilmesidir. Zira günümüzde Selefiyye dendiğinde genel olarak fırka halinde karşımıza çıkan farklı selefî gruplar anlaşılmaktadır. Bunlar kendilerine meşruiyet atfedebilmek için ‘selef’ kavramını istismar etmektedirler. Selefilikten bahseden eserlerin yaptığı tasnifte olduğu gibi ilk üç asırda yaşamış olan kişilere ‘selef’ yerine Selefiyye tabirini kullanmak kanaatimizce çok isabetli değildir. Çünkü onlar seleftir ve belli bir fırkayı temsil etmemektedir. Merhum Ramazan el-Bûtî’nin de ifade ettiği üzere bu anlamda Selefiyye ifadesi, tarihsel bir merhaledir, diğer fırkalar gibi kendine özgü kabulleri olan bir mezhep değildir.[5]
Bu çerçevede selef, sahabe başta olmak üzere, tabiin ve tebe-i tabiînin bu ümmetin omurgasını oluşturan hususlardaki istikametini yansıtan tabakaların adıdır. Bu tabakalarda ümmetin bölünmesine sebebiyet veren ve itikâdî noktalarda istikamet sapması yaşatan ihtilafların yaşanması hem az hem de etkisiz olmuştur. Bu süreci kısaca özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz:
Rasûlüllah Efendimiz ﷺ döneminde itikâdî anlamda herhangi bir muhalif ve bidat görüşün ortaya çıkması söz konusu olmadı, olamazdı. Çünkü Allah Resulü hayattaydı ve insanların her nevi müşkilleri varsa gidip bunu Peygamber’e (aleyhisselam) sorarak cevabını alma imkânlarına sahiptiler.[6] Ne var ki, Rasûlüllah ﷺ’ın vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde zekâtı inkâr eden ve vermeyeceğini söyleyen birtakım insanlar çıktı. Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahu anh) bu insanlarla mutlaka savaşılması gerektiğini söyledi ve onlara savaş ilan etti.[7] Bu savaşlara ‘Ridde savaşları’ denilmektedir. Sonraki zamanlarda farklı kişiler ve fırkalar çeşitli bidat görüşlerle toplumda baş göstermeye başladılar. Mu‘tezile’nin ilk ortaya çıkışı, Şia’nın imamet görüşünün taraftar bulmaya başlaması, Cehm b. Safvan gibilerinin ta’tîl görüşlerinin yaygınlaşmaya başlaması bunun örneklerindendir.[8]
Bahsi geçen dönemlerdeki aykırı fikirlerin ortaya çıkışının çarpıcı örneklerinden biri de şu hadisedir: Hazret-i Ömer (radıyallahu anh) hilâfeti döneminde Sabîğ isimli Iraklı bir kişi müteşâbih âyetleri araştırmaya, istivâ, yed, vech gibi müteşâbihlerin manasını sormaya başlar. Hazret-i Ömer de bu kimseyi hurma dalıyla yapmış olduğu sopayla yara bere içerisinde kalana kadar dövmüş hatta yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve bunu birkaç kez tekrarlamıştır. Bu kişiyi en sonunda da Irak’a sürgün etmiş ve orada bulunan Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye kimsenin bu kişiyle konuşmamasını tembihleyen bir mektup göndermiştir.[9]
Hiç şüphesiz ki Hazret-i Ömer’in bu tavrının ardında yatan saik, sahabe-i kiramın bu gibi âyetlerin manasını Rasûlüllah’a ﷺ hiçbir zaman sormamış olmasıdır. Meselenin nirengi noktasını teşkil eden bu noktada ümmet için gerçekten çok büyük ibret ve vesikalar vardır. Zira sahâbe-i kirâm Arap dilini çok iyi biliyordu ve Kur’ân-ı Kerîm ile alakalı en ufak bir detayı bile Rasûlüllah Efendimiz’e sormaktan geri durmuyorlardı. Buna rağmen müteşâbih âyetlerle alakalı herhangi bir soru sormamışlardı. Buna binaen selef diye tabir ettiğimiz ilk üç asırda yaşayan bu ümmetin büyükleri de bu âyetlerle ilgili soru sormamayı, bunların manasını Allah Teâlâ’ya tevfiz etmeyi tercih etmiştir. Çünkü bu tavrı takınmamız hususunda Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur:
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ
“İlimde râsih (derinleşmiş) olanlar da: “(Biz) ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” derler.”[10]
Selef-i sâlihînin müteşâbih âyetlerle alakalı tutumu hep bu şekilde olmuştur. Hazret-i Ömer’in (radıyallahu anh) döneminde Sabîğ gibi kişilerin müteşâbihleri sorgulaması ve araştırmasıyla başlayan savrulma, zamanla teşbih ve tecsim inancının baş göstermesiyle sonuçlanmıştır. Daha sonra Hazret-i Osmân döneminde tezâhür eden vakalar ve fitne olayları, Hazret-i Ali döneminde daha çok ayyuka çıkan birtakım kargaşalar neticesinde Hâricîler zuhûr etmiş ve buna karşın Hazret-i Ali’nin taraftarıymış gibi görünen Şîa mezhebi de ortaya çıkmıştır. Naklin öncesinde akılcı tutumu temsil eden Mu‘tezilenin de sonraki dönemlerde zuhur etmesiyle ümmetin omurgasını teşkil eden ehl-i sünnet itikadının üzerinde durulması daha da önem arz etmeye başlamıştır.
Bütün bu akımlara karşı selef döneminde ehl-i sünnet itikadının bir nevi manifestosu mahiyetindeki ilk meşhur çalışma İmam Ebû Hanîfe’nin el-Fıkhu’l-Ekber’i olmuştur. Bu eser, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisinde kurtulan fırkayı tarif ederken buyurduğu “benim ve ashabımın yolu üzere olanlar” ifadesinin akide alanındaki kafakağıdı olmuştur. İmam-ı Azam bu eserinde, en başta sahabe olmak üzere bütün bir selefin sıfâtullah, ru’yetullah, nübüvvet ve imamet meselelerinde nasıl bir itikat üzere olduğunu madde madde halinde çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Sonraki dönemler İmam et-Tahâvî tarafından kaleme alınan akîde metni de bu bağlamda önemli bir vesika olmuştur.
Özetle, İmam Ebû Hanife, Süfyân-ı Sevrî, Hasen-i Basrî, İmam Malik, İmam Ahmed gibilerinin temsil ettiği çizgi tam olarak ‘selef’ kavramıyla ifade edilebilir. Müteahhir Selefiyye ismiyle çok sonraki dönemlerde karşımıza çıkan farklı fraksiyonların ise itikadi bakımdan bu sayılan imamlarla alakaları yoktur. Bilakis bu mezhep ve meşrepler, tarih boyu baş göstermiş olan farklı ideolojilerden etkilenerek belli olaylar neticesinde ortaya çıkmış olan bidat ekollerdir. İsimlerinin selefî olması ise, bu imamların ümmet nezdindeki itibarından istifade ile kendilerini kabul ettirme niyetine matuf bir istismar girişimidir.
Ehl-i Hadis ve Selefîlik
Şunu da belirtmeliyiz ki, günümüzde Selefîlik akımının beslendiği bir başka anlayış da tarihte ehl-i hadis olarak nitelendirilen zâtlardır. Hadislerin nakledilme faaliyetlerinde ciddi gayret ortaya koymuş olan fakat dirâyetu’l-hadis alanında behreleri olmayan bu zümre İbn Teymiye çizgisinin beslenme kaynağı olmuştur. Bahusus Hicri V. asırda yaşamış olan ve Eş‘ari ulemaya tentikleri ve kelam ilmine tenkitleriyle bilinen Ebû İsmâil el-Herevî (v.481)’nin el-Erba‘în’inde sübut derecesine bakmaksızın bazı rivayetlerde yer alan Allah’ın sınırının olduğu, cihette olduğu, ısba‘ (parmak), ayn (göz) gibi sıfatları Allah Teâlâ için ispat eden tavrı[11] VII. Asırda dünyaya gelecek olan İbn Teymiye için de kaynak olmuştur. Zira Herevî, ilgili eserinde ve Zemmu’l-Kelâm gibi eserlerinde selef alimlerinin teşbih ve tecsimi reddeden tavrından ziyade bu türden bir akideyi teyit edecek bir tutum sergilemektedir. Keza kelam ilmine vukufiyeti olmayan Kadı Ebu Ya‘lâ ve İbn Huzeyme gibilerinin yazdığı bu tarz eserler de halen İbn Teymiye çizgisi için sürekli referans alınan kaynaklar haline gelmiş durumdadır.
Ehl-i hadîs, Merhum Allâme Zâhid el-Kevserî’nin Te’nîbü-l-Hatîb’inin başlarında[12] ve Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî (rahmetullahi aleyh)’nin Telbîsü İblîs’ inde[13] bahsetmiş olduğu üzere hadislerin fıkhını kavrama noktasında çok ciddi vartalara düşmüşlerdir. Bu da hadisleri belli bir usûl muvâcehesinde tahlil etmeyip sadece rivâyet tarafına önem verip bir hadis sahih ise onunla mutlaka amel edilir zihniyetine sahip olmalarından kaynaklanmaydı. Oysa hadislerin anlaşılmasında teâruz durumunda gidilecek yollar olan nesh, tercih, cem veya tesakut gibi meseleler hayati önem taşımaktadır.
Hadis tarihini anlatan hikayelerde ehl-i hadisin bahis mevzuu ettiğimiz hatalarına dair misallere rastlanmamız mümkündür. Mesela, وَمَنِ اسْتَجْمَرَ، فَلْيُوتِرْ “Taşla istincâ yapan tek sayıyla yapsın”[14] anlamına gelen bir rivayet vardır. Hadislerin sadece rivayet kısmıyla ilgilenen bazılarının bu rivâyeti lafzına bakarak “taşla istincâ yapan hemen vitir namazı kılsın” şeklinde anladığından bahsedilmektedir. Tarihte yaşanmış bu tarz hadiseler bize akidevi meselelere nispetle son derece tâlî olan bu meselelerde bile ortaya konan yanlış anlamanın teşbih ve tecsim gibi temel itikadi mevzularda ne kadar büyük olabileceğine dair ipucu vermektedir. Ortaya konan bu tutum, haberî sıfatları irdelemeyi menhec haline getirmiş İbn Teymiye çizgisindeki selefiliğin arayıp da bulamayacağı bir menba haline gelmiştir. Elbette ki buna İbn Huzeyme gibilerinin Kitâbu’t-Tevhid’indeki teşbihçi tutumu[15] ve İmam Ahmed (rahmetullahi aleyh)’in oğlunun yazdığı Kitâbü’s-Sünne[16] gibi eserler de dahildir.
Müteahhir Selefiyye
Müteahhir Selefiyye kavramıyla kasıt, İbn Teymiyye ile başlayan ve Vahhâbilik gibi bazı akımlara evrilerek devam eden süreçtir. Bu süreçte artık kendisine bugünkü kullanıma da uygun şekilde Selefîlik diyebileceğimiz selefin tavır ve tarzıyla ilgisi olmayan, tamamen İbn Teymiye’nin aykırı tutumlarına dayanan ve kendi bünyesinde çarpık itikatlar barındıran bidat bir mezhep doğmuştur.
İbn Teymiye, Hanbelilik adı altında başlattığı akımda İmam Ahmed’in akidesiyle desteklenemeyecek görüşlerin müdafii olmuş ve böylelikle ileride selefîlik adına altında zuhur edecek birçok alt akımların düşünce merkezini oluşturmuştur. İbn Teymiye’nin savunduğu görüşler arasında Allah’ın rütbe anlamında değil hakiki olarak âlemin fevkinde olduğu,[17] Allah Teala’ya cisim denmesinin selef akidesine zıt olmadığı,[18] var olmasından hareketle O’na işaret edilebileceği,[19] Müslümanların ve kâfirlerin Allah’ın semada olduğunda ittifak halinde oldukları ve Cenab-ı Hakk’ı bununla sınırladıkları,[20] Allah’ın (celle celalühü), Hz. Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisiyle birlikte Arş’ın üzerinde oturttuğu,[21] Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret maksadıyla yolculuk yapmanın haram olduğu[22] gibi selefin müstakim duruşuyla asla bağdaştırılamayacak olan görüşler vardır.
İbn Teymiye Sonrası
İbn Teymiye’den sonra bu görüşler daha da genişletilip geliştirilerek talebesi İbnu’l-Kayyim tarafından da şiddetle savunulmuştur. Bu bağlamda diyebiliriz ki, müteahhir selefiyyenin beslendiği kaynaklar İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu’l-Kayyim, Emir San‘ânî, Muhammed b. Abdilvehhâb, Muhammed b. Ali eş-Şevkânî gibi isimlerdir.[23]
İmam Ahmed ve Hanbelilik gibi isimler ise tarih boyu görüşlerine itibar katmak için bir kalkan gibi kullanıp istismar ettikleri isimlerdir. Halbuki Hanbelîlik adı altında ortaya çıkarak teşbih ve tecsim itikadını savunan, Cenâb-ı Hakk’ın haberî sıfatlarını mahlûkâtla benzeşecek şekilde anlayıp yorumlayan bu gibi kimse ve ekollerin İmam Ahmed b. Hanbel ile hiçbir alakası yoktur. Bu alakasızlık akidevi meselelerde söz konusu olduğu gibi birçok fıkhî meselede bile kendisini göstermektedir. Günümüzde geleneksel Hanbelîlik ile çağdaş selefîliğin görüşlerini mukayese ederek durumu ortaya koyan müstakil çalışmalar bu söylediğimizin somut bir ispatıdır.[24]
Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin İkazı
Bu tarz görüşlerin Hanbeliliği istismar etmesi öylesine rahatsız edici bir hal almıştır ki, Hanbelî ulemanın muhakkiklerinden Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İmam Ahmed’in ve Hanbelîliğin bu tarz itikadlardan beri olduğuna dair Def‘u Şübheti’t-Teşbîh isimli eseri yazmak zorunda kalmıştır. İbnu’l-Cevzi’ye göre bu tarz görüşler Hanbeliliği öylesine kirletmiştir ki her hanbelî olanın mutlaka mücessim olduğu zannı hasıl olmuştur ve bu töhmetlerin ve kirlerin kıyamete dek temizlenmesi mümkün değildir.[25] İbnü’l- Cevzî’nin bu yaklaşımından da anlaşıldığı üzere ehl-i hadîsin tutumu, İmam Ahmed b. Hanbel’in kelâm ilmine mesafeli oluşu ve o dönemde diğer muhaddislerin de kelâma mesafeli oluşları Selefîler için bulunmaz bir istismâr aracı olmuştur.
Selefîlik ve Vehhâbîlik
İbn Teymiye ile mezhepleşen müteahhir Selefiyye akımı sonraki yıllarda kendi bünyesinde şubeleri de meydana getirmiştir. Bu şubelerin başında Muhammed b. Abdilvehhâb’ın öncülük ettiği ve İbn Teymiye kökenli selefiliğe canlılık kazandırmış olan Vehhâbîlik akımıdır. XIV. Yüzyılın sonlarında Necid’de epey taraftar toplayan İbn Abdilvehhâb, İbn Teymiye’nin görüşlerinden beslenerek zât ile tevessülü caiz görmemiş, ölülerden istimdâd etmeyi ve istiğaseyi mutlak anlamda şirk saymış, nida ederek şefaat talep etmeyi ye caiz görmeyerek tesbih kullanmak ve minare yapmak gibi ameliyeleri de bidat saymıştır.
Selefin görüşü ve duruşundan bağımsız olarak ortaya çıkmış olan bu akıma göre Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabe döneminde olmayan her şey bidat sayılmalıdır. Bu düşünceden hareketle kabirlere türbe yapılmasını da sığ bir yaklaşımla haram görerek hicaz bölgesinde yer alan başta sahabe kabirleri olmak üzere diğer büyük zatların kabirlerine yapılmış olan türbeleri bir bir yıkmışlardır.
Selefîlik-Hâricîlik İlişkisi
Kendi düşüncelerince şirk saydıkları amelleri işleyenleri de direk müşrik olarak gördükleri için Haricîleri andıran bir tavırla tarih boyu çok Müslüman kanı akıtmışlardır. Öyle ki, bu ümmetin en büyük fakihlerinden biri olan İbn Âbidîn (rahimehullâh) Reddü’l-Muhtâr’da Vehhabîlik akımının günümüzün hâricîleri olduğunu ifade etmiştir.[26] Yani tarihte bugünkü Selefîlik akımının beslenmiş olduğu ilk kaynak Hâricîliktir. Hâricîlerin âyetleri anlama biçimine, sosyolojik ve psikolojik durumlarına baktığımızda bugünkü Vehhâbî ve Selefî geçinenlerle ciddi bir intıbak içinde olduğunu görmekteyiz. Şu farkla ki Vehhâbîlik bugünkü çehresiyle Suudî Arabistan’da tatbik edilen ve bir yanıyla politik kanata diğer tarafıyla da dinî argümanlara yaslamış bir akımdır.
Selefîlik Akımının Farklı Bir Versiyonu
Buraya kadar yaptığımız özetten de anlaşıldığı üzere Selefîlik, bahusus İbn Teymiye ismi ile kendini göstermiş olan ve sonraları Vehhâbiye ekolünün ortaya çıkmasıyla palazlanmış olan bidat bir akımdır. Tüm bunların dışında bir de son bir asırda Selefilik akımının farklı bir versiyonu olarak ortaya çıkmış olan bazı isimler de vardır. Bunun da tarihi arka planı o dönemlerde İstanbul’da Tanzimat fermanıyla başlayan yeni süreçte yoğun şekilde dillendirilen geleneksel kelâm ve tasavvuf düşüncesinin artık Müslümanların dertlerine çare olamayacağı, artık İslâm dünyasının yüzünü batıya dönmesinin zamanı geldiği sloganlarından etkilenmesine dayanmaktadır.[27] Cemâlüddin Efgânî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö. 1905), Reşid Rıza (ö.1935),[28] Muhammed İkbâl (ö.1938), Mehmed Akif Ersoy (ö.1936) gibi isimlerin başını çektiği bu modernist akım da sözgelimi selefi referans aldığını söyleyerek İslâm’ın geleneksel yorumunu yaşadıkları çağa uyarlamak gerektiğini savunmuşlardır. Akif’in meşhur dizelerindeki “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” ifadesi tam olarak bunu vurgulamaktadır. Esasen bu akım, haddini aşan her şey zıttına inkılab eder kaidesinin fehvasınca nassları zahirci bir yaklaşımla ele alan İbn Teymiye çizgisindeki Selefiye’nin doğurduğu bir yaklaşım olması hasebiyle yeni dönem selefîlik olarak literatürde yerini almıştır.
Cihâdçı Selefîler
Bunlara ilaveten zikredebileceğimiz diğer bir zümre de cihâdçı selefîlerdir. Bu grup, Arap dünyasındaki mevcut rejimlere baş kaldıran ve hedeflerine ulaşabilmek için şiddeti meşru gören bir anlayışa sahiptir. Suudî selefîliğin, cihâdî meselelerdeki pasif tutumunun bir aksülameli olarak ortaya çıkan cihâdî selefîliğin ilk belirtileri 1970’li yıllarda ortaya çıkan Cüheyman el-Uteybî ve cemaatinde görülmüştür. Cüheyman ve cemaatinin 1979 yılında, 1744 tarihli din-siyaset ittifakının ruhuna aykırı davrandığı için o zamanki yönetime bir tepki olarak yaptığı Kâbe baskını bunun çarpıcı ilk örneğidir. Bu olay, sonrasında “şuyuhu’ssahve” (uyanış âlimleri) adı altında mevcut yönetime muhalif olan bir çok ilim adamının ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Bu şahıslar silahlı cihadı savunmuşlar ve bu amaçla birçok talebe yetiştirmişlerdir. Selman el-Avde ve Sefer el-Havâlî isimleri bu bapta ilk akla gelenlerdendir.[29]
Canlı Bir Örnek: IŞİD
Son zamanlarda adından epeyce söz ettirmiş olan IŞİD örgütü de bu grubun canlı örneklerindendir. Nitekim Selefî-Vehhâbî anlayışın genel çerçevesi IŞİD’in düşünce kaynağıdır.[30] Tarih boyu bu anlayış beraberinde, Müslüman kanı akıtan IŞİD gibi daha nice örgütler doğurmuş ve doğuracaktır. Fakat ne yazık ki günümüzde IŞİD gibi örgütler konuşulduğu kadar bu örgütlerin üreme kaynağı olan selefî düşünce konuşulmamakta ve tehlike olarak görülmemektedir. Oysa problemin ana kaynağı bu noktada yatmaktadır.
Islahatçı Selefîler
Bunlara mukabil ıslâhatçı selefîler ise sosyal ve siyâsî konulara daha ılımlı yaklaşmaktadırlar. Yeniliklere daha açık tutumlarıyla değişimin şiddetin dışında barışçıl yollarla olabileceği düşüncesindedirler. Bunlar Mısır, Tunus, Libya ve Yemen gibi bölgelerde Arap devrimi sonrasında aktif olarak siyasete katılmışlardır. 1970 yılında İslâmî hareketlerde olduğu gibi selefî gruplarda da bir canlılık görülmeye başlamıştır. Sahve-i İslâmiyye ve ed-Da‘vetu’l-İslâmiyye gibi fırkalar bu hareketliliğin ürünlerindendirler.[31]
Çağdaş Selefî Ekollerin Sınıflandırılması
Çağdaş selefiye ekollerini, selefîlik akımının resmî makamını temsil eden ‘Geleneksel Selefilik’, Ülu’l-emre mutlak itaatle karakterize edilen ‘Camiyye ya da Medhaliyye selefîliği’, Muhammed b. Abdilvehhâb ve Seyyid Kutub’un düşünce sistemi üzerine kurulu çağrıya dayalı politik bir düşünce ekolü olan ‘Harekiyye ya da Sürûriyye selefîliği’, Tağut’u reddetme ve Tağutî sistemlerle şiddete dayalı fiilî mücadele sloganı üzerine kurulu ‘Cihadiyye selefîliği’ şeklinde sınıflandırmamız mümkündür.[32]
Suriye iç savaşında da aktif rol alan Nusra cephesi, Hürrâsu’d-dîn, Ahrâru’ş-Şâm, Cündu’l-Aksa, Livâu’l-Aksa ve Ceyşu’l-İslâm gibi gruplar da güncel selefî oluşumların örneklerindendir. Selefî düşüncenin kaçınılmaz bir sonucu olarak bu örgütlerden bir kısmı da diğerini tekfir etme ve onunla mücadele etme eğilimi göstermişlerdir.[33] Hiç şüphesiz ki bu durum selefîliğin usul yoksunluğu probleminden kaynaklanan tarih boyu tekerrür etmiş trajikomik bir vakadır.
Netice
Meselemizi tamamlarken şunu da hemen ifade edelim ki, hadisenin teknik boyutu her ne kadar bu son saydığımız ekolleri Selefiyye olarak saymamızı gerektiriyor olsa da günümüzde Selefiyye dendiğinde akla gelen fırka İbn Teymiye ve onun çizgisini devam ettiren gruplardır.
Bu grupların her ne kadar dilleri farklı olsa da Müslümanları bidata veya şirke nispet etmek, tekfirde aşırıya gitmek gibi hususlarda aşağı yukarı aynı noktada buluşmaktadırlar. Günümüzde sosyal mecralar üzerinden tek vücut halinde tasavvufa saldırmaları, su-i misali emsal kılarak sapkın tarikatları ehl-i tasavvuf insanları karalayabilmek için malzeme olarak kullanmaları ve hedefe giden her yolu mübah sayıp her türlü iftiraya teşebbüs ederek yüzbinlerce Müslümanı şirke, küfre nispet etmeleri bu çizginin ümmet adına ne denli büyük bir tehlike arz ettiğinin göstergesidir.
[1] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Daru’l-Ma‘rife, Kahire, III/2069.
[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 7/235, (4173); Buhârî, “Şehâdât”, 9; Ebû Avâne, Müstahrec, (6412); Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, (581);
[3] Ebû İshâk eş-Şâtıbî, el-İ‘tisâm, II/200.
[4] Örnek için bkz. Kadı Abdülcebbâr, Fadlu’l-İ‘tizâl ve Tabakâtu’l-Mu‘tezile, ed-Dâru’t-Tûnusiyye, 1974, s. 187.
[5] Ramazan el-Bûtî, es-Selefiyyetu Merhaletun Zemeniyyetun Mübâreketun lâ Mezhebun İslâmiyyun, Daru’l-Fikr, Dımeşk, 2010, s. 13 vd.
[6] Şâh Veliyyullah ed-Dihlevî, el-İnsâf fî Beyâni Esbâbi’l-İhtilâf, Dâru’n-Nefâis, Beyrut, 1406, Baskı: III, s.22.
[7] Buhârî, “Babu’l-İktidâ bi Süneni Resûlillâh”, (6855); İbn Hibbân, Sahih, (217); Müslim, “Bâbu’l-Emri bi Kitâli’n-nâs, (32).
[8] Bu konuyla ilgili İslâm tarihinde fırkalaşmanın başlaması ve gittikçe yaygınlık kesbetmesiyle ilgili süreci merhum Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin Mukâddimât’ı içerisinde Tebyînu Kezibi’l-Müfterî’ye (s. 40-53) ve et-Tabsîr fi’d-Dîn’e (s. 107) yazdığı takdimelerden okumamız mümkündür. İkincisinin birinciye nispetle muhtasar mahiyetinde olduğu her iki takdime de bu konuda gerçekten çok müfittir. Bkz. Muhammed Zahid el-Kevserî, Mukaddimâtu’l-İmâmi’l-Kevserî, Dâru’s-Süreyyâ, Dımeşk, 1418, Baskı: I.
[9] Dârimî, Sünen, 1/104.
[10] Âl-i İmrân, 7.
[11] Ebû İsmâil el-Herevî, Kitâbu’l-Erba‘în fî Delâili’t-Tevhîd, Yayınevi: Yok, 1404, Baskı: I, s. 45 vd.
[12] Muhammed Zâhid el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb al âmâ Sakahû Fî Tercemeti Ebî Hanife min Ekâzîb, Yayınevi: Yok, 1410, s. 12 vd.
[13] Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, Daru’l-Fikr, 1421, Baskı: I, s. 103.
[14] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 12/155.
[15] Eserdeki teşbih tavrı öylesine ileri seviyededir ki bu ümmetin asırlar boyu akidesini kendisinden öğrendiği İmam Fahrurrâzî bu eserin hakikatte Kitâbu’ş-Şirk olduğunu ifade etmektedir. Bkz. Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1420, Baskı: III, XXVII/582.
[16] İmam Zahid el-Kevserî, Makalât’ında bu esere Kitâbu’z-Zeyğ/Sapkınlık Kitabı demekte ve İmam Ahmed’in kelamla ilgili bir eser yazması şöyle dursun fetvalarının yazımını bile yasakladığını, vefatından on üç yıl önce hadis rivayet etmeyi terk ettiğini fakat oğlunun Haşevîlerin baskısıyla bu eseri yazdığını belirtmekte ve eserden teşbih akidesini ortaya koyan pasajlar aktarmaktadır. Bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makâlât, el-Mektebetu’t-Tevfîkıyye, Kahire, Mısır, s. 296-302.[17] İbn Teymiye, Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye fî Te’sîsi bida’ihimu’l-Kelâmiyye, (Thk: Yahya b. Muhammed el-Huneydî), Mecma’u’l-Melik Fahd, Medîne-i Münevvere, 1426, II/390.
[18] İbn Teymiye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye fî Nakzi Kelâmi’ş-Şîati’l-Kaderiyye, Camiatu’l-İmam Muhammed b. Suud el-İslâmiyye, 1986, Baskı: I, II/105.
[19] İbn Teymiye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye fî Nakzi Kelâmi’ş-Şî’ati’l- Kaderiyye, II/335.
[20] İbn Teymiye, Muvâfakatu Sarîhi’l-Ma’kûl li Sahîhi’l-Menkûl, II/29-30.
[21] İbn Teymiye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, IV/374.
[22] İbn Teymiye, İktizâu’s-sırâtı’l-müstakîm, Dâru âlemi’l-kütüb, Beyrut-Lübnan, 1999, B.VII, II/182.
[23] Bkz. Zekeriya Güler, “Selefî Hareketin Tarihî Kökenleri ve Yöntem Problemi”, Marife, Yıl: 9, Sayı: 3, 2009, s. 47-74.
[24] Mesela bkz. Mustafa Hamdo Alyân Hanbeli, es-Sâdetu’l-Hanâbile ve’htilâfuhum me‘a’s-Selefiyyeti’l-Mu‘âsıra fi’l-Akîdeti ve’l-fıkhi ve’t-Tasavvuf, Daru’n-Nûr; Roman Meraliyev, Geleneksel Hanbelîlik ve Çağdaş Selefîlik İlişkisi, Konya, 2022.
[25] Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Def‘u Şübheti’t-Teşbîh, Thk: Muhammed Zâhid el-Kevserî, el-Mektebetu’l-Ezheriyye li’t-Türâs, Mısır, s. 9.
[26] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1412, Baskı: II, 4/262.
[27] Mustafa Keskin, Selefiye’nin İnanç Esasları, Konya 2001, s. 16.
[28] Örneğin, Reşid Rızâ’nın Menâr dergisinde yayınlanan bazı makalelerinden müteşekkil olan el-Hilâfe ve’l-İmâmetu’l-Uzmâ isimli eserinin bir bölümüde Rıza, Necidli insanların Hanbelî selefî olduklarını söylemektedir. Bu eseri notlarla tercüme eden Laoust, Reşid Rızâ’nın bu ifadeleriyle Vehhâbîleri kastettiğini söylemekte ve Vehhâbî ideolojisine sempati duyduğundan dolayı onları böyle nitelediğini belirtmektedir. Bkz. Henri Laoust, Le Califat Dans La Doctrine de Rasid Rıda, Mémoires De L’Institut Français de Damas, Beyrouth 1938, s. 255, [Hakan ATALAY, Islahat Hareketleri ve Selefîlik, Ankara, 2016, s.87]
[29] Bekir ALTUN, Selefîlik- Vahhâbîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, İstanbul, 2015, s. 89.
[30] Bkz. Mehmet Şakir TOPRAK, Selef İnanç Sisteminin Günümüze Etkisi, Bursa, 2019, s. 69.
[31] Canip KOCAOĞLU, Selefîliğin Ortaya Çıkışı ve Bölgesel Etkileri, Bursa, 2020, s. 9.
[32] Heyet, Akîdetü’t–Tâa ve Tebdîu’l–Muhtelifi’s–Selefiyyeti’l–Câmiyye, Dubai: Merkezü’l-Misbâr li’d-
Dirâsât, 2012. [Somiah Mohammed Najeeb Hassan Mohammed, İslam Düşüncesinde Selefî Yaklaşım ve İbn Teymiye, İzmir, 2020, s. 30-31]
[33] Berker Yaldız, Selefîlik ve Suriye İç Savaşında Selefî Örgütler Arasındaki Çatışmalar, İstanbul, 2019, s. 39-48.
✍🏻 Yazı: Ömer Faruk Korkmaz
🔗 Kaynak: https://telif.ismailaga.org.tr/selefilik-tanimi-ve-tarihsel-sureci
Bir yanıt yazın