
Kilise, İncil, Hristiyanlık
Dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri dolayısıyla epey bir süredir gündemimizde bulunan Hristiyanlık hakkında yeterli bilgiye sahip miyiz? Mesela aşağıdaki sorulara verilecek “tatmin edici” cevaplarımız var mıdır:
–Hz. İsa (a.s) bir İsrailoğulları peygamberi iken (3/Âli İmrân, 49; 4/en-Nisâ, 71) Hristiyanlık nasıl “evrensellik” anlayışına sahip olmuştur?
–Havariler Hz. İsa (a.s)’a samimiyetle bağlanıp mesajını yaymada kendisine yardımcı olacaklarına dair söz vermişken (bkz. 3/Âli İmrân, 52-3; 5/el-Mâide, 111), bilahare ne olmuştur da Hz. İsa (a.s)’ın tebliğ ettiği Tevhid inancı “üçlü ilah” inancına dönüşmüştür?
-Bu “üçlü ilah” inancındaki “Ruhu’l-Kudüs“ün mahiyeti nedir?
-Elimizdeki İnciller‘de gerçekten de Hz. İsa (a.s)’ın tanrılığına dair açık ve kesin kayıtlar var mıdır?
-Hali hazırdaki üç büyük hristiyan mezhebi arasındaki –en azından teolojik– farklılıklar nelerdir?
–Yahudilik’le Hristiylanlık arasındaki ilişki nedir?
–İnciller‘in “Kutsal Kitap” olarak dinî mahiyeti nedir?
Soruları çoğaltmak elbette mümkün. Ancak burada zikrettiklerimin, konuyla ilgili olarak bilinmesi gereken “temel” meselelere taalluku dolayısıyla farklı bir önemi haiz bulunduğu aşikâr…
Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde bu meselelerle ilgili kısa bilgiler vermeye çalışacağım. Elbette meseleyle daha üst seviyede ilgilenenler daha fazlasına muttalidir ve esasen bu yazıların hedef kitlesi onlar değildir.
Havariler dönemi
Hz. İsa (a.s) “nezd-i İlahî”ye kaldırıldıktan sonra neler olduğu konusunda doğrusu çok detaylı bilgilere sahip değiliz. 5/el-Mâide, 116-7 ayetlerinde Hz. İsa (a.s)’ın, aralarında bulunduğu insanlara Tevhid‘i tebliğ ettiği ve etrafındakilerin bu inanç üzere yaşamaları konusunda hassasiyet gösterdiği anlatılmaktadır. 118. ayette ise, aralarından ayrıldıktan sonra onların, azabı hak edecek bir durum içinde bulundukları ima edilmektedir.
Acaba Hz. İsa (a.s) aralarından ayrıldıktan sonra Havariler Tevhid inancı üzere yaşamaya ve bu inancı tebliğe devam ettiler mi, yoksa başka şeyler mi oldu?
Şurası kesin ki, elimizdeki Kanonik İnciller (Hristiyanlığın kabul ettiği 4 İncil), tarihî olarak Pavlus‘un mektuplarından sonra vücut bulmuştur. Pavlus’un mektupları 52-63 yılları arasında kaleme alınmıştır; en eski İncil nüshasının (Markos) kaleme alınış tarihi ise 63’tür. (Prof. Dr. Suat Yıldırım,”Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık“, 133.) İnciller, Pavlus‘la teşekkül eden akide doğrultusunda kaleme alınmış olduğu için özellikle Katokiler‘e göre İnciller Kilise’den zuhur etmiştir; yoksa sanıldığı gibi Kilise İnciller’den doğmuş değildir.
Bu demektir ki, ikisi iki havariye (Matta ve Yuhanna) nisbet edilen bu 4 İncil’i gerçekten de adlarına nisbet edilen kişiler kaleme almış ise (bu konuda da ciddi şüpheler vardır; bkz. DİA, XXII, 271) bu, Pavlus‘un etkinliğinin itirafından başka bir anlam ifade etmez. Bizzat Hristiyan kaynakları tarafından havari olmadığı ve Hz. İsa (a.s)’ı görmediği söylenmiş olan Pavlus Hristiyanlığa geçtikten sonra Helenistik kültür ve inanç motiflerini “Havariler‘e rağmen” nasıl olup da bu yeni dinine kolayca sokabilmişti?
(Suat Yıldırım hocanın adını zikrettiğim çalışmasında bir yerde “Pavlus Hıristiyanlığı on iki havariden ve Kudüs’te öğrenmişti” (63) derken, bir başka yerde “Pavlus, misyonuna Kudüs’te başlamadığı gibi, on iki havariden bilgi ve icazet de almamıştır” (70) demesi, eğer ilk ifadesinde bir baskı hatası mevcut değilse, açık bir tenakuzdur.)
Pavlus‘un, Havariler‘den en azından birkaçı ile tanıştığı ve kendisini havari ilan ettiği biliniyor. Bilahare Hristiyanlığa hakim olacak olan ve Yahudi olmayanların Hristiyanlığı kabul etmesini ifade eden “Gentile Hristiyanlığı“nın kurucusu Pavlus‘un, önceleri Havariler‘in tepkileriyle karşılaştığına dair bazı kayıtlar mevcuttur. Kudüs‘e geldiğinde havari Barnabas tarafından Simun Petrus ve Ya’kub isimli havarilere takdim edilmiş, ancak pek de yakınlık görmemiştir. “Resullerin İşleri“, 9/29’dan da anlaşılacağı gibi Kudüs‘te çok fazla tutunamayıp Tarsus‘a gitmiştir.
Havari Barnabas‘ın Pavlus‘un peşisıra Tarsus‘a geldiği ve burada Hristiyanlığı “bütün dünyaya” yayma konusunda Pavlus tarafından ikna edildiği belirtilmiştir.
Kimbilir belki de İsevîliğin Hristiyanlığa evrilişinin mimarı olan Pavlus‘un ilk büyük zaferi bu havariyi kazanması olmuştur!
Her hal-u kârda Kur’an‘da Hz. İsa (a.s)’a ve Tevhid‘e samimiyetle yardımcı olacaklarına dair söz verdikleri bildirilen Havariler‘in nasıl olup da sahneyi Pavlus Hristiyanlığına terk ve teslim ettikleri cidden merak konusudur ve bu nokta ne yazık ki hâlâ karanlıktadır.
İnciller
Kur’an, Hz. İsa (a.s)’a “İncil” isimli bir kitap indirildiğini açıkça ifade etmiştir (bkz. 5/el-Mâide, 46; 57/el-Hadîd, 27). Bununla birlikte Hristiyan kaynakları Hz. İsa (a.s)’a böyle bir kitabın indirildiğinden bahsetmez. Esasen böyle bir şeyden bahsetmesi Kilise Hristiyanlığı‘nın din anlayışına taban tabana aykırı bir durum olurdu. Zira onlara göre İsa Mesih, ontolojik yapısındaki “tanrılık” vasfı dolayısıyla zaten vahyin bizzat kendisi ve kaynağıdır.
Aslında İncil, Hz. İsa (a.s)’a vahiyle iletilmiş bir “İlahî Kelam”dır ve indirildikten sonra çeşitli şekillerde tahrif edilerek otantik özelliğini kaybetmiştir. Hristiyanlar‘a göre ise o, bir “Kitap” değil, İsa Mesih tarafından ilan edilen “müjde”dir. Mevcut İnciller ise o “ilan”ın şahitleridir.
Kilise Hristiyanlığı İnciller‘in, Kutsal Ruh tarafından teyit edilen İncil yazarları tarafından kaleme alındığını söylerken resmî teolojiye birkaç noktada hizmet eden bir tezi dillendirmiş olmaktadır. Buna göre;
Mahiyetinden ileride bahsedeceğim Kutsal Ruh tarafından muhafaza ve teyit edildikleri için Kilise tarafından kabul edilen İnciller‘in tamamı vahiy mahsulüdür.
Kutsal Ruh‘un mahiyeti hakkındaki Hristiyanî açıklama, İncil metinlerinin korunmuşluğu gibi son derece kritik ve hassas bir meseleyle birlikte ele alındığında, birbirine sıkı biçimde bağlı birçok dogmanın izahı mümkün hale gelmektedir. Şöyle ki;
İsa Mesih –haşa– tanrı olduğuna ve Hristiyanlık da yazılı semavî bir kaynağa sahip olmak zorunda bulunduğuna göre Kutsal Kitab‘ı İsa Mesih‘in bir başka merciden almış veya bizzat kendisinin yazmış olması bahis konusu olamaz. Öyleyse Kutsal Kitap, başka birileri tarafından kaleme alınmak zorundadır. Ve bu “başka birileri”nin de “ilahî bir teyit ve muhafaza” altında bulunması gerekir. Oysa İsa Mesih Çarmıh hadisesinden sonra göğe çıkmış ve yeryüzü ile ilişkisi kesilmiştir.
İşte bu noktada Kutsal Ruh formülü devreye girmekte ve bu ruh İncil yazarlarına hulul ederek onları sapmaktan ve sürçmekten muhafaza etmektedir.
Dolayısıyla İncil yazarlarının her biri de kendi İncil‘lerini kaleme alırken bir “masumiyet zırhı”na bürünmüş durumdadır.
Bizim açımızdan burada karanlıkta kalan önemli bir nokta mevcuttur: Kur’an‘ın Hz. İsa (a.s)’a indirildiğini açıkça beyan ettiği İncil‘e ne olmuştur?
Hz. İsa (a.s) göğe kaldırıldıktan sonra Yahudiler, sadece İsevîler‘e ağır baskılar yapmakla kalmamış, İncil‘in yok edilmesi için de ellerinden geleni yapmıştır. Bu baskı ve sindirme ortamında İncil sadece şifahî rivayetler olarak hafızalarda şöyle veya böyle muhafaza edilmeye, fırsat bulunduğunda da akılda kalanların yazıya dökülmesine çalışılmış olmalıdır.
Bu süreç sonunda Hz. İsa (a.s)’dan sonra kaleme alınmış ilk İncil nüshaları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bugün elde mevcut 4 İncil‘in ve onlardan önce kaleme alındığı bilinen –ancak Kilise tarafından “apokrif” (uydurma) ilan edilen– diğer birkaç İncil nüshasının bu süreçte kaleme alındığını söyleyebiliriz.
Nitekim Kanonik İnciller arasındaki ilişkinin izahı için ortaya atılan çok çeşitli faraziyelerin hemen tamamı, bir veya birkaç, yazılı veya şifahi “ilk kaynak”tan ve hatta “ara nüsha”dan bahsetmektedir. (Yıldırım, 139 vd.)
Bu durumun, orijinal İncil‘den, birkaç evre geçirdikten sonra akılda kalanların veya zikredilmesi uygun görülen hususların alınarak bu İncil nüshalarına aktarılmış olabileceğini gösterdiği pekala söylenebilir.
Bu İncil nüshaları hakkında şunlar söylenebilir:
Bu İnciller’den hiçbiri Hz. İsa (a.s) tarafından yazdırılmamıştır. O, yazılan bu metinlerin hiçbirini görmemiştir.
Dört İncil’in yazarlarının hepsi aynı bilgi seviyesi ve formasyona sahip değildir. Hatta bir kısmının kimliği meçhuldür.
Bu İnciller’in asıl nüshaları kaybolmuştur. Elde bulunanlar, çok sonraları ortaya çıkmış çeviri nüshalardır.
Muhtelif çevrelerin talepleri üzerine kaleme alınmışlardır. Bu çevrelerin kimliği ve taleplerinin arkasındaki saik(ler) bilinmemektedir.
Tam bu noktada İncil nüshalarına tarihsel tenkit ve metin tenkidi yöntemlerinin uygulanışı vakıasını hatırlamamız yerinde olacak. İsa Mesih‘den çok sonra ve farklı zamanlarda kaleme alındıkları bilinen bu nüshaların birbirleriyle ilişkisi, oluşturulma biçimleri, tasnif tarzlarının sebeb-i hikmeti… gibi hususların araştırılması son derece normal ve hatta “gerekli”dir.
Söz gelimi “Sinoptik İnciller” denen Matta, Markos ve Luka İncilleri arasında önemli benzerlikler mevcut iken, Yuhanna İncili‘nin onlardan bariz farklılıkları vardır. Sinoptikler‘deki canlı anlatımlar, Yuhanna‘da yerini, “hayat”, “ışık”, “hakikat”, “irfan”… gibi imgesel ifadelere bırakır. Keza Sinoptikler‘de temel vurgu “ilahî hükümranlık” iken, Yuhanna‘da “İsa’ya iman” ön plandadır. (Bu farklılıklar hakkında daha fazla ayrıntı için bkz. Doç. Dr. Şaban Kuzgun, “Dört İncil Farklılıkları Çelişkileri“, 152-3)
Sinoptikler içinde de Luka İncili‘nin diğerlerinden önemli bir farkı vardır: Luka, İncil‘ini, diğer ikisinin aksine, Yahudi asıllı olmayan Hristiyanlar için kaleme almıştır. Bu sebeple “müşrikler”in ilgisini çekecek hikâyeler orada belli bir cazibe içinde sunulur ve sadece Yahudiler‘i ve Hristiyanlar‘ı ilgilendiren hususların, mesela dinî cezaların anlatımına yer verilmez.
İnciller‘le Kur’an arasındaki bu temel “ontolojik” farklılığa rağmen Kur’an‘ın da tarihsel tenkit ve metin tenkidi yöntemlerine tabi tutularak kritik edilmesini isteyenlerin, ne yaptıklarının gerçekten farkında olup olmadığını sormak gerekiyor…
Barnabas İncili
Bugün elimizde “Barnabas İncili” adıyla mevcut bulunan metnin aslı, kim tarafından kaleme alındığı ve hangi döneme ait olduğu konusunda Müslümanlar‘la Hristiyan dünya arasında anlaşmazlık bulunmaktadır.
Barnabas, her ne kadar Pavlus Hristiyanlığı tarafından öyle addedilmemişse de, Musevî-İsevî gelenek tarafından Havariler arasında sayılmıştır. Önceleri Pavlus gibi “sıkı” bir Yahudi iken bilahare İsevîliği seçmiştir. Önceki dinlerinde iken aynı üstada talebelik etmiş bu ikili, bilahare aralarında çıkan bir anlaşmazlık sebebiyle yollarını ayırmıştır. Bu anlaşmazlığın, Barnabas‘ın yeğeni olan İncil yazarı Markos sebebiyle çıktığı söylenmişse de, asıl sebep daha farklı ve önemli olmalıdır.
Aziz Barnabas, önceleri tıpkı Pavlus gibi, Hristiyan dinini kabul edenlerin Yahudi şeriatı doğrultusunda sünnet olması gerekmediği görüşünde iken, daha sonra görüş değiştirmiş ve böyle kimselerin sünnet olmaları gerektiğini savunmaya başlamıştır. Pavlus ile aralarındaki anlaşmazlığın gerçek sebebi bu olmalıdır.
Buradan da anlaşılacağı gibi Pavlus, İsevîliği Musevî kökenlerinden koparıp müstakil ve hemen tamamen “yeni bir din” hüviyetine kavuşturma operasyonunu yürütürken önemli bir dirençle karşılaşmıştır. “Havarîler Konsili” diye adlandırılan ilk toplantının bu sebeple yapıldığı bilinmektedir. İşte Barnabas da Hz. İsa (a.s)‘ın mesajının Hristiyanlıklaştırılmasına karşı çıkanlardandır.
Bugün elimizde bulunan “Barnabas İncili“nin havari Barnabas‘a aidiyetinin sıhhati nedir?
Şu anda elde mevcut olan metin, XIV veya XVI. yüzyıla ait olup İtalyanca‘dır. Yazarı hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları onun, Hristiyanlık‘tan (hatta önce Yahudilik‘ten Hristiyanlığa ve bilahare oradan) İslam‘a geçen Anselmo Turmeda (Müslüman olduktan sonra Abdullah et-Tercüman) olduğunu söylerken, başka bir kısım kimseler, bu nüshanın bir asıldan istinsah edilmiş olduğunu söyler.
Barnabas İncili‘nin, XVIII. yüzyıla ait olup, günümüzde kaybolmuş bir İspanyolca nüshasının daha varlığı bilinmektedir.
492 yılında Papa Gelase, Kilise tarafından sahih ve apokrif (uydurma) sayılan İnciller‘in listesini içeren genelgesinde Barnabas İncili‘ni de apokrif İnciller arasında saymıştır. Bu durum, 5. yüzyılda “Barnabas İncili” diye bir İncil‘in varlığının Hristiyan kaynaklar tarafından doğrulanması anlamına gelir.
Hristiyanlar Barnabas İncili‘nin mevsukiyetine çeşitli gerekçelerle itiraz etmektedir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:
Bu İncil‘de tarih ve coğrafya hataları vardır.
Bu İncil‘de geçen bazı kelimeler/kavramlar Hz. İsa (a.s) dönemine değil, Ortaçağ Avrupası‘na aittir.
Bu İncil, bilahare Müslümanlığa geçmiş birisi tarafından kaleme alınmıştır.
Bu itirazların tamamı Müslümanlar tarafından cevaplandırılmıştır. (Bu cevapların kısa bir aktarımı için bkz. DİA, V, 79-80.)
“Feydu’l-Bârî“de el-Keşmîrî de Barnabas İncili‘nin, bilahare İslam‘a geçmiş bir mühtedi tarafından kaleme alındığı görüşünü desteklemiştir. Ancak ilgili çalışmalardaki izahat (ki oldukça önemli olmasına rağmen yer kaplamaması için burada zikredemiyorum) bu konudaki şüpheleri izale edici niteliktedir.
Burada sadece şu kadarını söyleyeyim ki, Barnabas İncili‘nin bilahare Müslüman olmuş birisi tarafından taassup saikiyle kaleme alınmış bir metin olmadığını gösteren en önemli noktalardan birisi, bu metnin Kur’an’a aykırı bazı hususlar ihtiva etmesidir. Dolayısıyla Barnabas İncili‘ni Kur’an ile yüzde yüz örtüşen bir metin olarak değil, Allah Teala‘nın birliği, Hz. İsa (a.s)’ın bir “kul” ve “peygamber” olması, Hz. Peygamber (s.a.v)’in geleceğini haber vermesi… gibi “temel” noktalarda Kur’an’a uygun bir metin olarak görmek en doğrusudur.
Pavlus “Galatyalılar’a Mektup“ta iki tür İncil olduğunu, gerçek İncil‘i kendisinin vaz ettiğini belirtmekte ve başka bir İncil vaz edeni lanetlemektedir. (I, 6 vd.) Onun lanetlediği bu İncil, Hz. İsa (a.s)’ın kardeşi Ya’kub‘un temsil ettiği Musevî-İsevî geleneğin başat özellikleri olan Hz. Musa (a.s) şeriatını savunma, teslisi (üçlü tanrı inancını) ve tecsidi (tanrının İsa Mesih olarak bedenlendiği inancını) reddetme gibi hususları ihtiva etmekteydi.
Bugün elimizde bulunan Barnabas İncili‘nin, uzun yüzyıllar içinde birtakım müdahalelere maruz kalmış olsa da, Musevî-İsevî geleneğin temel unsurlarını muhafaza eden özelliğiyle otantik olduğunu söylemek dürüstlüğün gereğidir.
Bu İncil‘in en önemli özelliği Hz. İsa (a.s)’ın tanrı veya tanrının oğlu değil, Allah Teala‘nın İsrailoğulları‘na gönderdiği bir peygamber olduğunu tasrih etmesi, Hz. İbrahim (a.s)’ın kurban etmek istediği oğlunun –Yahudiler‘in iddia ettiği gibi Hz. İshak (a.s) değil– Hz. İsmail (a.s) olduğunu belirtmesi, Hz. İsa (a.s)’ın çarmıha gerilmediğini açıkça zikretmesi ve Efendimiz (s.a.v)’in geleceğini müjdelemesidir.
Kutsal Ruh’un mahiyeti
Kilise Hristiyanlığının “üç uknum“unun birini oluşturan Kutsal Ruh‘un mahiyeti hakkında bilinmesi gereken hususları şöyle özetleyebiliriz:
Hristiyan inancındaki “Kutsal Ruh” telakkisinin temelinin “Eski Ahid“e dayandırıldığını biliyoruz. “Başlangıçta Tanrı yeri ve göğü yarattı. Ve yer ıssız ve boştu ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı ve Allah’ın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu…” (“Tekvin“, 1:1.)
Ancak “Eski Ahid“deki sade ve basit anlatım, “Yeni Ahid“de daha farklı boyutlar kazanır ve bu yeni açılım, soyut ve muğlak ifadelerle izah edilmeye çalışılır.
Yuhanna 14:15-17’de şöyle denir: “Eğer beni seviyorsanız emirlerimi tutarsınız. Ben de Baba’ya yalvaracağım ve o size başka bir Tesellici, hakikat Ruhunu verecektir; ta ki daima sizinle beraber olsun. Onu dünya kabul edemez; çünkü onu görmez ve bilmez, siz onu bilirsiniz, çünkü yanınızda duruyor ve içinizde olacaktır.”
Yuhanna, 15:26: “Baba’dan size göndereceğim Tesellici, Baba’dan çıkan hakikat Ruhu geldiği zaman benim için o şehadet edecektir.”
Yuhanna, 16:7-15: “Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem Tesellici size gelmez; fakat gidersem onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman günah için, salah için ve hüküm için dünyayı ilzam edecektir. Günah için, çünkü bana iman etmezler. Salah için, çünkü Babama gidiyorum ve artık beni göremezsiniz. Ve hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir. Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir. O beni taziz edecektir; çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir. Babanın her nesi varsa benimdir; bunun için Benimkinden alacak ve size bildirecektir, dedim.”
Romalılar’a Mektup: “Umut bizi utandırmaz. Çünkü Kutsal ruh aracılığıyla Tanrı’nın sevgisi yüreklerimize bol bol dökülmüştür.”
(Yukarıdaki alıntılarda geçen “Tesellici” ve “Hakikat Ruhu” hakkında bkz. “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi-I, 18 numaralı yazı.)
Bütün bu iktibaslar ve konuyla ilgili Hristiyan kaynakları Kutsal Ruh‘un özellikleri hakkında bize şunları söylüyor:
–Hristiyan teolojisine göre Kutsal Ruh, her şeyden önce Baba ve Oğul gibi bir “Sonsuz Tanrı“dır; “Üçlü Birliğin üçüncü Kişisi“dir. (Donald Cobb, “Kutsal Ruh“.)
-O, inanan insanların (Hristiyanlar‘ın) içinde bulunur. Diğer insanların kişilik ve yaşantılarındaki “iyi unsurlar” da Kutsal Ruh‘un onlara serpiştirdiği lütuflar cümlesindendir. (“Ad Gentes“, 9 vd.)
–Kutsal Ruh‘un kaynağı Baba‘dır; o, Baba‘dan çıkmıştır.
-Bununla birlikte kimi zaman Baba‘ya, kimi zaman da Oğul‘a nisbet edilir. (Bkz. “Romalılar’a Mektup“, 8:9; “Filipililer’e Mektup“, 1:19.)
-İnsanlara söylediği şeyleri Baba‘dan duymuş olarak söyler.
-Aslında İsa Mesih yeryüzüne insan olarak geldiğinde Kutsal Ruh onun içinde bulunuyordu. (“Resullerin İşleri, 2:33)
-Onun gösterdiği mucizeler de, aslında kendisine “ölçüsüz” biçimde verilmiş olan bu Kutsal Ruh‘un eseriydi.
-Diğer insanlar Kutsal Ruh‘u ondan alırlar. Kutsal Ruh‘u alan insanlar, Mesih‘in sahip olduğu “Oğulluk Ruhu“nu almaktadır. Artık Mesih’in Ruhu bu yolla diğer insanlarda da bulunduğundan yine insan olan Mesih‘in Baba‘sı ile sahip olduğu o ilişkiye onlar da sahip olabiliri. Bunun neticesinde inananlar da Tanrı‘ya, tıpkı Mesih‘in dediği gibi “Abba-Baba” diyebilmektedir. (Donald Cobb, “Kutsal Ruh“)
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi İsa Mesih‘in yeryüzü macerası ile Kutsal Ruh arasında kopmaz bir ilişki vardır. Bu ilişki şu şekilde formüle edilebilir:
* Baba, Kendisine bir halk kurtarmayı hükmeder. Erkek ve kadınları, yeni ve kutsallaştırılmış insanlığın üyeleri olmaları için seçer.
* Oğul olan Mesih, Baba’nın isteğini yapmaya gelir. Bir insan olarak doğar ve Baba’nın planladığı bu itaatkâr insan ırkının başı olarak dünyaya gelir. Ve Baba‘nın seçmiş olduğu bu halk için doğruluğu, kutsallığı ve kurtuluşu elde etmeye gelir.
* Kutsal Ruh, İsa Mesih‘in elde etmiş olduğu bu değerleri alarak; imanlıların hayatlarına uygular. Oğul‘un yaptığı ve kazandıklarını alarak bunları Tanrı‘nın halkına uygular. (Donald Cobb, “Kutsal Ruh“)
Bütün bu izahlardan anlaşılan odur ki, İsa Mesih göğe, Baba‘nın sağındaki yerini almaya çıktıktan sonra yeryüzünün idaresi, daha doğrusu inanç/inkâr meselesi sadece Kutsal Ruh‘a kalmış durumdadır. O da İncil yazarlarına ve İsa Mesih‘in temsilcisi Kilise‘ye nüfuz/hulul etmiştir. İncil yazarlarının ve Kilise‘nin yanılmazlığının/masumiyetinin kaynağı budur.
Bütün bunlar “Kutsal Ruh nedir?” sorusuna cevap teşkil ediyor mu diye soracak olursanız, bir Müslüman olarak bu soruyu ancak bizdeki kavramlarla mukayese ederek cevaplayabilirim: Biz, Allah Teala‘nın inayetine, yardımına, lütfuna, rahmet ve merhametine inanırız ki bunlar O’nun birçok “esma-i hüsna”sının tecellileridir. Anlaşıldığına göre Hristiyanlık‘taki Kutsal Ruh kavramı, bütün bunların bir araya getirilip, üstüne de ilahlık vasfının eklendiği bir “soyut mana”ya tekabül etmektedir. O her yerde ve herkeste olabilir, insanları belli bir istikamete yöneltir, destekler, sevk ve idare eder
Bu kadar gizemli,
Bu kadar karmaşık
Ve bu kadar “basit”!
Toma İncili
“Kilise, İncil, Hristiyanlık” başlıklı yazılar devam ederken, yeni baskısını yaptığını belirttiği “Hz. İsa’nın 114 Hadisi” isimli eserinin word formatını e-posta adresime gönderme lütfunda bulunan muhterem Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre hocaya bir kere de huzurunuzda teşekkür ediyorum.
Adı geçen çalışmasında Kilise tarafından “apokrif” ilan edilen kitaplar arasında bulunan “Toma’ya Göre İncil” ile “Mücahid Toma’nın Kitabı“nın tercümesini veren Özemre hoca, aynı zamanda konuyla ilgili önemli arkaplan bilgileri de sunuyor.
“Toma İncili“ni oluşturan 114 pasaja yazdığı yorumlar, sanıyorum bir Müslüman tarafından yazılmış ilk “İncil yorumu” olma özelliğini taşıyor aynı zamanda. “Toma İncili“nin gnostik tarzının sunduğu imkânları da kullanarak Felsefî Tasavvuf‘un dili ile yaptığı yorumlar sonucunda ortaya gerçekten ilgi çekici bir çalışma çıkmış…
Hoca’nın, mezkûr çalışmada ortaya koyduğu son derece önemli hususların özetini bir sonraki yazıya bırakarak burada rezervle karşıladığım bir noktaya değineceğim. Özemre hoca, Hristiyanlar‘ın, Allah Teala‘ya “Baba” diye hitap etmesinin kökeni konusunda şu tesbitte bulunuyor:
” Hıristiyanlar, çocuksu bir şekilde, Tanrı’ya “Baba” ya da “Tanrı Baba” (Allāh Baba) demektedirler. Bu, onların Eski Ahid’den tevârüs ettikleri ve Yeni Ahid’de de Hz. İsâ’nın ağzından duydukları bir gelenektir. Nitekim Eski Ahid’deki kitaplardan Yasanın Tekrarı‘nda (14, 1 ve 32, 6), Mezmurlar‘da (68, 5; 89, 26-27 ve 103, 13), Yeşâya‘da (63, 16), Yeremiya‘da (3, 19 ve 31, 9) ve Malaki‘de de (1, 16) numaralı âyetler Tanrı’yı, ya O’nun ya da Peygamberler’inin ağzından, “Baba” sıfatıyla nitelendirmektedir. Meselâ Yasanın Tekrarı (14, 1)’de Tanrı’nın ağzından: “Sizler, Tanrı’nız Rabb’in çocuklarısınız…“, ve (Yeşâya 63, 16)’da da peygamber Yeşâya’nın ağzından: “… Baba’mız Sen’sin yâ Rabb!…” denilmektedir.
“Ataerkil toplumlarda Baba, ailenin reisi olmak hasebiyle dâimâ: kudreti, otoriteyi, ailenin rızkını sağlamayı, ailenin düzenini kontrol etmeyi, aile ferdlerinin (meslek seçmek, evlenmek gibi konularda) geleceğine karar vermeyi temsîl etmektedir. Babanın bu beşerî fonksiyonlarının çok ötesinde bu kabil fakat evrensel fonksiyonları olan Tanrı’ya ünsîyet kesbetmek, herkesin göstermesi gereken saygıyı sağlamak için ona da istiâre (metafor) yoluyla Baba denilmiştir. Fakat bir şirke yol açabilme potansiyeli karşısında İslâm, Tanrı’nın bunun gibi beşerî bir isimle anılmasına müsaade etmemiş ve İhlâs Sûresi’nin içeriğiyle ve kezâ X/68, XVI/101, XVII/111, XXIX/35, XXI/26, XLIII/82 âyetleriyle Hz. İsâ’nın Sünnet’inin bu vechesini ilgā ederek Allāh’a mecâzî bile olsa babalık izâfe etmeyi yasaklamıştır…”
Oysa Kur’an hem Yahudiler‘i hem de Hristiyanlar‘ı Allah Teala‘nın “evlat edindiği” inancını benimsedikleri için “müşrik” olarak tavsif etmektedir (2/el-Bakara, 116; 4/en-Nisâ, 171; 5/el-Mâide, 17, 116; 9/et-Tevbe, 30; 19/Meryem, 16-35…).
Yani onların “Baba” tabirini bir “metafor” olarak kullandığı ve bununla Allah Teala‘ya gerçek anlamda şirk koşmayı murat etmedikleri söylense dahi, Kur’an onların bu davranışına şirk demekle, bu işin hakikisinin de metaforunun da bir olduğunu vurgulamış olmaktadır.
Esasen Hristiyanlar “Üç’ün Bir’liği“ni izah sadedinde İsa Mesih‘in biyolojik/fizyolojik bir süreç sonucu Bir’den ayrılıp insan suretinde bedenlendiğini söylememektedir. Yani burada kullanılan dil “felsefî”, belki biraz “agnostik” olmakla haddizatında metafordan ibarettir ve bu haliyle “şirk” damgasını yemiş durumdadır.
Öte yandan bu şirkin “Hz. İsa (a.s)’ın sünnetinin bir veçhesi” olarak tesbiti de isabetli değil. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)’in bi’seti de “ataerkil” bir toplumsal yapıda vuku bulmuştu; oysa O’nun bu anlama gelebilecek bir tek ifadesinin dahi mevcut olmadığını biliyoruz.
Öyleyse söz konusu metaforun Hz. Musa ve Hz. İsa (ikisine de selam olsun) tarafından tebliğ edilen Hak Din‘in dili ile ilişkilendirilmesinin doğru olmadığını söylemek durumundayız. Bu, tamamen Pavlus Hristiyanlığı‘nın marifetiyle dogma haline getirilmiş bir inancın yansıması olmalıdır. Pavlus‘un “yeni din”e geçmeden önce aristokrat bir Yahudi olarak Grek din ve kültür hayatına yakından muttali olduğu ve “yeni din”e oradan pek çok unsur ithal ettiği, konuyla ilgili araştırmacıların ve hatta bizzat Özemre hocanın değindiği bir realitedir.
Dolayısıyla eğer Nebevî mirastan bir aslı varsa, “Baba” kavramının da, tıpkı “periclytos”un (Ahmed) “paraclytos”a (Tesellici) çevrilmesi gibi bir “operasyon” sonucu ortaya çıktığını söylemek en doğrusu olsa gerek…
Not:
“Kilise, İncil, Hristiyanlık” başlıklı yazı serisinin ilkinde Prof. Dr. Suat Yıldırım hocanın “Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık” adlı kitabında –muhtemelen dizgi hatası sonucu oluşmuş– bir tenakuza işaret etmiştim. Muhterem hocam lütfedip bir açıklamayı göndermiş. Aynen alıyorum:
“Aziz kardeşim Ebu Bekir Sifil beyefendi
“10 Mayıs 2005 tarihli yazınızda “Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık” kitabıma atıfta bulunup ,”baskı hatası yoksa” kaydıyla s.63 ile s.70 arasında bir tenakuz olduğuna işaret etmişsiniz. Makalenize dün muttali olup kitabıma bakınca, s.63’de “me” olumsuzluk ekinin dizgi hatası sonucu düştüğünü tesbit ettim. Cümle şöyle düzeltilmelidir: “Pavlus, Hıristiyanlığı on iki havariden ve Kudüs’te öğrenmemişti”.
1-Kitabıma yaptığınız atıflardan
2-Dikkatli okuyuşunuzdan
3-Dizgi hatası sonucu bu yanlışın olabileceğini düşünüp bu hüsnüzannınızı ifade etmenizden ötürü teşekkürlerimi sunar, tevfik-i ilahinin daima refikiniz olmasını niyaz ederim.”
✍🏻 Yazı: Ebubekir Sifil
🔗 Kaynak: https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/kilise-incil-hristiyanlik-1/
Bir yanıt yazın