
Kur’ân’ın Hak Olduğunu Nerden Bileceğiz?
Kur’ân’ın hak olduğu meselesi, bilmekten ziyade inanmakla ilgili bir mevzudur. Ancak elbette bu inanmayı destekleyecek olan çokça deliller de vardır. Bu mesele üzerinde konuşurken her şeyden önce şunu bilmemiz gerekir: Kur’ân-ı Kerîm yeni ortaya çıkmış bir kitap değildir. Bilakis asırlardır vardır ve asırlardır coğrafya, örf, etnik köken ayrımı yapmaksızın insanların problemlerine çözüm üretmektedir. Tarih boyu insanlara niçin yaratıldıkları, hayatlarında nelerle karşılaşacakları, insanı diğerinden üstün kılan yegâne şeyin takva olduğu, bundan sonraki ebedi hayatlarında hangi durumlarla karşılaşacakları, aile hayatlarının, sosyal hayat düzenlerinin nasıl olması gerektiğinden cezai hukuk sistemlerine kadar birçok hakikati öğretmektedir.
Oysa bugün mevcut Tevrat bütün bunlardan yoksun bir içerikle “üstün olan ırkın ne olduğu” gibi konular üzerinde durmaktadır. İncil ise Matta, Markos, Luka ve Yuhanna versiyonlarıyla bütün bu meselelere cevap vermekten yoksundur. Çünkü bu kitaplar her ne kadar indikleri zamanda hak olsalar da Allah tarafından korunacakları temin edilmemiştir. Bu sebeple de tahrif edilmişler/zamanla değiştirilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise hem muhtevası hem de metni itibarıyla koruma altına alınmış ve günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğratılmadan gelmiştir. Bu durum Kur’ân’ın korunmasına yönelik Allah’ın: “Muhakkak onu biz indirdik ve onu koruyacak olanlar da biziz.”[1] şeklindeki vaadinin gereğidir. Ve Kur’ân’ın hak olduğunun en büyük delillerindendir.
Tarihten Bugüne İnkâr Silsilesi
Kur’ân’ın günümüze dek tahrif edilmeksizin korunarak gelmiş olmasını biraz daha açalım: Kur’ân-ı Kerîm indiği günlerden günümüze birçok düşmanca hamlelerin hedef noktası olmuştur. Ne var ki tüm saldırılar onun şanına şan, yüceliğine yücelik katmıştır. Kur’ân’ın doğrudan ilk muhatabı olmuş müşrikler kimi zaman inkârlarını Kur’ân’ın bir şair sözü olduğu,[2] kimi zaman Hz. Peygamber’in başka bir kavimden alıp da Allah adına uydurduğu bir iftira olduğu,[3] bazen de onu bir beşerden öğrendiği[4] gibi kuruntularla örtmeye çalışmışlardır. Oysa güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi hakikat de bu kuruntularla perdelenemezdi. Bu yüzden müşrikler Kur’ân’ın onlara meydan okuyarak, “Öyleyse bunun bir mislini getirin!” şeklindeki çağrısı karşısında susmak zorunda kalmışlardı. Bu durumda ellerinden gelen tek şey “Dinlemeyin şu Kur’ân’ı ve okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız.”[5] daveti yapmak olmuştu. Bu da içerisine düştükleri acziyetin ne denli büyük olduğunun habercisiydi. Lakırdıdan öteye geçemeyecek bu şamatalar karşısında Kur’ân-ı Kerîm’in cevabı muhkem ve netti: “De ki: Andolsun, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler”[6]
Bu nokta çok önemlidir. Düşünün, Kur’ân Arap edebiyatının zirve yaptığı ve tek geçer akçenin edebiyat kabul edildiği bir zamanda “arap diliyle” indi. O zamanki Arap edebiyatçılar, şairler Kur’ân’ın nasıl bir edebi seviyeyi barındırdığını en iyi kendileri anlamaktaydı. Çünkü altının değerini sarraf bilir. Kur’ân ise onlara topyekûn meydan okudu. Buna rağmen onlar Kur’ân’ın mislini getiremediler. Kur’ân bugün de meydan okuyor: “Madem Kur’ân’ın Allah katından geldiğine inanmıyorsunuz, madem Kur’ân size göre sıradan bir kitap haydi gücünüz yetiyorsa bir benzerini getirin!” diyor. Fakat böyle bir şeyi yapabilen bugüne kadar ne çıktı ne de çıkabilecektir. İnanmak isteyen biri sadece bu yönüne bile baksa Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunda şüphe etmeyecektir.
Yersiz Şüpheler
Tarihte bazı sapkın ekoller de onun eksik veya fazla olduğu yönünde iddialar ortaya atmışken bazıları da Kur’ân’ın tertibinin bozuk olduğunu ve her ayetin olması gereken mevziye yerleştirilmesiyle bu bozukluğun düzelebileceğini iddia etmişlerdi.[7] Bazı Şiiler de Kur’ân’ın tahrif edildiğini savunarak bir başka cürme imza atmışlardı.[8] Bunun bir sebebi olarak da şöyle demişlerdir: Hz. Osman bazı harfler üzerine Kur’ân’ı cem etmiş, diğer mushafların bu mushafa zıt olduğu noktaları da insanların gönlünü kırmamak için yasaklamamış ve sonra gelen fıkıhçılar da buradan cüret alarak lügat açısından doğru olduktan sonra her şekilde okunabileceğini savunmuşlardır.[9] Oysa bu iddia Kur’ân’ın cem edilme tarihinden bir nebze haberi olanların sahteliğini rahatlıkla sezebileceği bir uydurmadır. Zira Sahâbe, Kur’ân’ın cemedilme sürecinde sadece hafızalarına ve kendi mushaflarına itimat etmemiş bilakis toplu bir çalışma ile bunu gerçekleştirmişlerdir. Kur’ân’ı cemetmekle mükellef kılınmış Zeyd b. Sâbit ‘in bu çalışmayı yürütmesinde takip ettiği metot incelendiğinde bu şüphelerin ne kadar yersiz olduğu görülecektir.[10]
Hafızlar
Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunun en büyük delillerinden biri de hafızlardır. Zira asırlardır milyonlarca hâfızın bir tek harfini değiştirmeksizin Kur’ân’ı ezberleyip okudukları bildiğimiz bir husustur. Bugün açısından ise gördüğümüz bir durum. Unutulmamalıdır ki, insanlık tarihinde İslâm’ın doğuşundan bugüne ve Allah’ın dilediği zamana dek asırlar boyunca ezberleyerek, çalışarak ve uzaktan yakından kendisiyle alakalı her şeyi derleyerek bu ümmetin Kur’ân’ı Kerîm’e gösterdiği kadar kitabına ihtimam gösteren hiçbir ümmet yoktur.[11] Onlar kendi kitaplarını ezberlemeye güç yetiremiyor hatta bunu hayal bile edemiyorlardı. Bu yüzden Tevrat’ı ezbere okuyan Uzeyr’ın bu fiili onları öylesine şaşırtmıştı ki “bu Allah’ın oğludur” demekten kendilerini alamamışlardı. Oysa bu ümmette altı-yedi yaşlarındaki bir çocuğun Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlediğini görebiliyoruz bugün.[12] Bakınız, bu kadar küçük binlerce çocuk bile henüz manasının ne olduğunu hiç bilmedikleri altı yüz küsür sayfalık kitabı bir tek harf yanlışı olmaksızın okuyup ezberleyebiliyor. Dünyada böyle bir kitap olmuş mudur, var mıdır? Bu özellik sadece Kur’ân’ın olmuştur ve öyle de kalacaktır. Duya duya, göre göre alışkanlık kazandığımız fakat düşündüğümüzde gerçekten başlı başına bir mucize olan bu durum hiç şüphesiz Kur’ân’ın haykırarak, “Ben Allah kelâmıyım!” dediği noktalardan biridir.
Cem Edilmesi
Kur’ân’ın cemedilmesi/toplanması sürecini de iyice okuyup düşünecek olursak, bunun normal bir kelamda olamayacağını görmüş oluruz. Düşünün, peyderpey gelen bir kitap. Vahiy devam ediyor. Bazı olaylar oluyor veya sorular soruluyor bunun üzerine ayetler geliyor. Gelen âyetler o günkü imanlarla yazılıp kayıt altına alınıyor. Ve Peygamber hangi ayetin hangi sûrenin neresine konması gerektiğini gösteriyor. Buraya kadar tamam. Fakat bu ayetler aynı zamanda Peygamber Efendimiz tarafından namazlarda okunduğu da bir gerçek. O halde düşünelim: Peygamber Efendimiz henüz tamamlanmamış, vahyedilişi devam eden bir kitabın ayetlerini nasıl sıralamada yanlış yapmaksızın okuyabiliyor? Bu normal şartlarda olabilecek bir şey midir? Anlattığımız bu durum da Kur’ân’ın Allah Resulü’nün hafızasında cemedilmesinin tamamen Allah katından olduğunu gösteriyor.
Gelecekten Haber Vermesi
Kur’ân-ı Kerîm’de ileride olacak bazı olayların önceden haber verilmesi de onun hak olduğunun delillerindendir. Mesela, Sasaniler karşısında mağlubiyet yaşayan Bizans’ın birkaç yıl içerisinde yine galip geleceğini,[13] Bedir’de müşriklerin yenileceğini,[14] Mekke’nin fethedileceğini,[15] İsrailoğullarının iki defa yeryüzünde bozgunculuk girişiminde bulunacaklarını haber vermesi[16] bu türden haberlerdir. Kur’ân’ın, hiçbir insanın bilgi sahasına giremeyecek olan bu tür haberler vermesi hiç şüphesiz ki onun Allah katından geldiğini, bu haberlerin öteler ötesinden geldiğini göstermektedir.
Ayrıca bu haberler vakti saati geldiğinde aynen gerçekleşmiştir. Şayet Kur’ân beşer sözü olsaydı bunlardan en azından bir tanesinin tutmaması gerekirdi. Oysa hepsi aynı anlatıldığı şekilde gerçekleşti. O halde Kur’ân’ın Allah katından olduğunda şüphe olur mu?
Kainattaki Bazı Olaylara İşarette Bulunması
Kur’ân bir bilim kitabı değildir. Bilimsel olayları, coğrafik konuları, fizik meselelerini, matematiksel mevzuları çözmek gayesiyle indirilmiş bir kitap değildir. Fakat bununla birlikte Kur’ân’ın kainattaki bazı olaylara işaret buyurduğu bir gerçektir. Hiç şüphesiz bu işaretler Kur’ân’ın beşer üstü bir kelam olduğunun göstergesidir. Söz gelimi, on beş asır öncenin şartlarında bilinmesi mümkün olmayan ve günümüzdeki gelişmelerle tespit edilen bazı gerçekleri Kur’ân’ın o zamandan bildirmiş olması Allah kelamı olduğunun en büyük delillerindendir. Meselemizi daha da anlaşılır kılabilmek için örneklendirmemiz faydalı olacaktır.
Evrendeki Yörüngeler
Tarihin belli bir döneminde insanlar dünyayı sabit, güneşin ise dünyanın etrafında döndüğünü düşünüyorlardı. Sonra Nicolaus Copernicus tarafından 1543 yılında Kopernik gün merkezliliği modeliyle ortaya atılan düşünce, güneşin hareketsiz şekilde evren sisteminin merkezinde olduğu ve dünya ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü ortaya koydu. Yayımlanan bu buluş bilim açısından bir devrim olarak kabul edildi. Oysa bu teorideki güneşin hareketsiz oluşu apaçık yanlıştı.
Daha sonra kozmoloji ilminin ilerleyişi ve bilimsel imkânların gitgide gelişmesiyle güneşin de hareket ettiği ve dünyanın sabit olan değil hareket eden bir güneş etrafında döndüğü tespit edildi. Oysa Kur’ân-ı Kerîm bunu on beş asır öncesinden haber vermişti. Şu ayet-i kerimeler bunu açıkça göstermektedir:
“Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.”[17]
“Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.”[18]
“O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı… yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.”[19]
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vådeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.”[20]
Görüldüğü gibi bu ayetlerde güneşin sabit durmadığı bilakis hareket halinde olduğu açıkça söylenmektedir. Tarihin ilerleyen süreçlerinde bilimsel imkânların gelişmesiyle ancak vakıf olunabilmiş bu meselelerin, hiçbir bilimsel imkânın olmadığı bir zamanda Kur’ân-ı Kerîm tarafından haber verilmiş olması Kur’ân’ın Allah katından gönderilmiş hak bir kitap olduğuna yeterli bir delil değil midir? Anlayana, anlamak isteyene bu misal bile yeter iken biz yine de bir iki misal daha zikredelim.
Doğuların Rabbi
Allah Teâlâ Sâffât Sûresi’nin 5. ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.” Ayete ilk bakışta “doğular” ifadesinin yer alması dikkat çekmekte ve “yön olarak bir tane doğu yok mudur, o halde niçin ‘doğular’ ifadesi kullanılmıştır” diye sorulmaktadır. Oysa ayette “doğu” kelimesinin çoğul olarak “meşârik/doğular” şeklinde yer alması birtakım hakikatlere de işaret etmektedir.
Şöyle ki, güneş her sabah doğmakta, her akşam batmaktadır. Fakat bu doğuş ve batışlar hep evrenin farklı bir noktasında gerçekleşmektedir. Gökyüzünde hareket halinde olan yıldızlar kendilerine has yörüngelerinde seyretmekte ve geçtikleri yerden bir daha geçmemektedirler. Dünya yuvarlak olduğu için evrenin bir yerinde batan güneş aynı anda bir başka yerinde doğmuş olmaktadır. Böylece gündüz geceyi, gece de gündüzü kovalamaktadır.[21] Yerküredeki sabah saatleri her noktada farklı olmaktadır. Güneş her yerde farklı zamanlarda doğmaktadır. Bu durum da bize güneş için doğuş değil “doğuşların” söz konusu olduğunu göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “meşârik” ifadesi bir yönüyle bu hakikate de işaret etmektedir.
Aşılayıcı Rüzgarlar
Cenâb-ı Hak, Hicr Sûresi 22. ayet-i kerimede rüzgârlardan bahsederken şöyle buyurmaktadır: “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik.” buyurmaktadır. Dikkat edilirse burada rüzgarların “aşılayıcı” olma özelliğine işarette bulunulmaktadır. Bugün dünyanın ve bitkilerin fiziksel yönleri hakkında yapılan araştırmalar rüzgarlarda Kur’ân’ın bahsettiği bu “aşılayıcılık” özelliğinin bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki rüzgarlar bitkilerin üreyebilmesi için bitki tozlarını taşımaktadırlar. Bu taşıyıcılık görevlerinin yanında aynı zamanda bitkilerin üreyip büyüyebilmeleri için yağmur bulutlarını da ‘aşılamak’tadırlar.
Bütün bitkilerin çiçeklerinde erkek ve dişi çifti bulunmakta ve erkeğin dişiyi aşılamasıyla bitkiden ürün (meyve) hasıl olmaktadır. Allah Teâlâ bitkilerin tohumunu çok hafif bir rüzgârda bile uçabilecek şekilde hafif olarak yaratmıştır. Yeryüzünde bulunan farklı farklı bitkilerdeki çiçek tozları, polenler vs. rüzgârlar ile birbirine taşınmakta ve böylece bitkilerin devamı sağlanmaktadır. Yani rüzgârların bu taşıyıcılıkları ve aşılayıcılıkları olmasa yeryüzünde hayat duracaktır.
Denizlerin ve yeryüzündeki diğer suların üzerinde oluşan köpükleşme sebebiyle “Aerosol” adlı hava kabarcıkları oluşmaktadır. Bu hava kabarcıkları rüzgârların karadan sürüklediği tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına doğru yükselmektedirler. Sonrasında bu parçacıklar su buharı ile birleşmekte ve su buharı da bu parçacıkların etrafında yoğunlaşmaktadır. Su buharının bulutu oluşturabilmesi bu parçacıkların mevcut olmasına bağlıdır. Yani bu parçacıklar olmasa su buharı bulutu oluşturamayacaktır. Sonuç olarak ortaya çıkmaktadır ki bulutların oluşması rüzgârların aşılamasına bağlıdır. Yani rüzgârlar havada serbest şekilde bulunan su buharını taşıdıkları parçacıklarla aşılamakta ve böylelikle bulutlar oluşmaktadır. Yeryüzünde hayatın devam etmesi, bitkilerin yetişmesi gibi birçok hayati unsur da buluttan gelecek olan yağmura bağlıdır. Bütün bunlar Allah’ın bu hayatın devam edebilmesi için tesis ettiği eşsiz düzenin bir parçasıdır.
Asıl meseleye gelecek olursak: On beş asır öncesinde, hiçbir teknolojik imkânın bulunmadığı bir zamanda rüzgârlardan “aşılayıcı” olarak bahseden bir kitap Allah kelâmından başka ne olabilir? O günkü şartlar ümmi olan/okuma yazma bilmeyen Peygamber’in bunu kendi bilgisiyle tespit edebilmiş olmasına ihtimal vermek akıl kârı bir iş midir? Hiç şüphesiz ki bu durumlar, Kur’ân’ın Allah kelâmı oluşunu ve Hz. Peygamber’in ondan aldığı vahyi bize aktaran yüce bir Nebî oluşunu ispat etmektedir.
Verdiğimiz örnekleri, arıdan bahseden ayet ve çocuğun oluşumunda geçtiği merhaleleri anlatan ayetler gibi daha birçoklarıyla fazlalaştırmamız mümkündür. Fakat büyüklerimiz, “Akıllıya bir işaret yeter.” demişlerdir. Bu sebeple saplantıdan kurtulmuş, kalbini ve kulağını gerçeklere açmış olan bir insan için bu kadarının fazlasıyla yeterli olacağını düşünüyoruz.
[1] Hicr, 9.
[2] Enbiyȧ, 13.
[3] Furkan, 4.
[4] Nahl, 103.
[5] Fussilet, 26.
[6] İsrâ, 88.
[7] Ebubekir el-Bakılläni, Nüketu’l-Intisar li Nakli’l-Kur’an, Menşee-tu’l-Me’arif, İskenderiyye, s. 59.
[8] Bkz. Muhammed Habib, Faslu’l-Hitâb fi İsbâti Tahrifi Kitâbi Rab-bi’l-Erbab Arz ve Nakd, 2007, Baskı: II, s. 7 vd.
[9] Sabir Tu’ayme, Haze’l-Kur’ân Kıssatu’z-Zikri’l-Hakim Tedvinen ve Tefkiren, Daru’l-Cil, Beyrut, 1979, s. 82.
[10] Bkz. Muhammed Sadi Yasin, el-Burhan ala Selameti’l-Kur’an mi-ne’z-Ziyade ve’n-Nuksan, Matbaatu’l-Vefå, Beyrut, 1933, s. 20 vd.
[11] Muhammed Zahid el-Kevseri, Makâlât, el-Mektebetu’t-Tevfikiyye, Kâhire, s. 23.
[12] Ebu’l-Ferec Ibnu’l-Cevzi, el-Hass ala Hifzi’l-llm, Müessesetu Şe-babi’l-Câmí’a, el-İskenderiyye, 1983, Baskı: 1, s. 31.
[13] Rûm, 2-6.
[14] Âl-i İmrân, 12.
[15] Feth, 27.
[16] İsrâ, 4.
[17] Yasin, 38.
[18] Yasin, 40.
[19] Enbiya, 33.
[20] Lokman, 29.
[21] Kur’ân-ı Kerim’de bu hususta da yer alan ifadeler çok hakikatlere işaret buyurmaktadırlar.
👤 Ömer Faruk Korkmaz
📖 Kaynak: Sorun Kalmasın 1, Dirayet Yayınları, s.285
Bir yanıt yazın