Arama Yapın:

Kâfirlere Sonsuz Cehennem Cezası İlâhî Adalete Nasıl Uygun Oluyor? Sınırlı Bir Hayattaki Suçun Cezası Nasıl Sonsuz Olur? | Ömer Faruk Korkmaz

Kâfirlere Sonsuz Cehennem Cezası İlâhî Adalete Nasıl Uygun Oluyor?

Kâfirlere sonsuz azap verilmesinin baş sebebi küfrün Allah nezdinde çok büyük bir vebal; günah oluşudur. Şöyle düşünelim: Bir çocuğu, babası okuması maksadıyla başka bir beldeye gönderiyor. Çocuk on yıl boyunca orada kalıyor. Bu süre zarfında babası giyiminden kuşamına, yemesinden içmesine varıncaya kadar hemen her imkânı onun için seferber ediyor. Her ay harçlık maksadıyla para gönderiyor. Aklımıza gelecek her türlü fedakârlığı oğlu için yapmaktan geri durmuyor. Nihayet çocuk, süre dolup memlekete gelince babası ne görsün: Çocuk bu müddet boyunca meğer bir kez bile medreseye gitmemiş, gezmiş, tozmuş, eğlenmiş. Gününü gün etmiş ve herhangi bir netice de alamamış. Bu denli fedakârlık karşısında böylesi bir nankörlükle karşılaşan babanın oğluna ömrü boyunca devam edecek bir ceza vermesi yersiz midir? Bu durumda çocuk, “ben on yıl süren bir suç işledim, cezam da on yıllık olmalı” diyebilir mi?

Cezanın büyüklüğü nimetin büyüklüğüne göredir. Bir şeye dair ne kadar külfete girilmişse, o külfetin zayi edilmesine göre cezası da ağır olur. Deminki misalde babanın oğlu için seferber ettiği imkânlar, bir insan için Allah’ın seferber ettiği imkânlar yanında nedir ki? Öyle ya, Allah mahlukatın tamamını insan için yarattığını, yeryüzünde ne varsa insanın emrine amade kıldığını, her şeyin varlık sebebinin insanın istifadesi olduğunu ifade buyuruyor. Buyrun birkaç ayeti zikredelim:
O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”[1]

“(O öyle lütufkâr) Allah’tır ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı.[2]

“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.[3]

Bunların dışında daha birçok ayet zikretmek mümkünse de akıllıya işaret yeter kabilinden bu kadarla yetinelim. Ayetlerde de görüldüğü üzere, gökler, yerler, gemiler, gece gündüz, ay ve güneş, meyveler, sebzeler vs. bütün bunlar insan için var. Hatta hayvanlar dahi insanların istifade ettiği bir sınıf değil mi? Hepimiz sofralarımızda hayvan etleriyle yapılmış yemeklerden beslenmiyor muyuz? Kısacası tepeden tırnağa her şey insanın emrine amade kılınmış bu kâinatta. Yani insan için akıl almaz bir masraf yapılıyor, bu muazzam ve bitmez tükenmez harcama hep insan için… Peki insan ne için var? Bu noktada tam da sormamız gereken soru şu değil mi: ‘İnsan ne için var?’ Bütün bu nimetleri insana sunan Allah, insanın sadece bir şey için var edildiğini ifade buyuruyor: İbadet için… Yani Rabbini tanıması için var. Bu dünyaya gönderiliş amacı bu ve demin saydığım insan için yapılan tüm masraflar bu maksatla yapılıyor.

O halde soralım: Hiçbir şeyin karşılıksız alınamadığı, her şeyin bir bedelle elde edilebildiği, bir tek çiklete bile bedavaya sahip olunamayan şu dünyada güneş insanın iman etmesi için doğuyor, ay insanın Rabbini bilmesi için geceleyin beliriyor, gündüz insanın ibadet etmesi için tekrarlanıyor, gece insanın itaatkâr bir kul olabilmesi için yineleniyorken insanın iman etmemesi; kendisi için yapılan bu kadar büyük ‘masrafları’ hiçe sayması nasıl küçük görülebilir? Bu kadar nimete nankörlük etmiş, bu kadar külfeti hiçe saymış bir insanın bir kediyi doyurmuş olması, bir köpeğe su vermiş olması, filanca bir insana yardım elini uzatmış olması bu nimetlerin sahibi nazarında kıymet ifade eder mi sizce? Böyle bir insan mükâfatı hak etmiş olabilir mi? İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak kâfirlerin iyilik namına yaptıkları amellerin bir karşılığı olmayacağını beyan ediyor.[4] Kırk yıl boyunca herkese iyilik yapmış bir ateist, çok büyük bir suç işleyerek iki kişinin canına kıysa yargılayacak hâkime şunu diyebilir miyiz: “Hâkim bey, bu çok iyi bir insandır. Herkese iyilikte bulunmuştur. İşlemiş bir suç ne yapalım, bağışlayıverin gitsin.” Diyemeyiz elbette değil mi? Hepimiz biliriz ki bu adamın geçmişte yapmış olduğu çokça iyilik onu müebbet hapis almaktan kurtaramayacaktır.

Oysa kıyas yaptığımız zaman şunu göreceğiz: Dünyada hiçbir suç, insan için var olan tüm mevcudatı yok sayması kadar büyük değildir. Düşünün güneş sizin için var; sizin ibadet etmeniz için her gün doğuyor. Bu nasıl bir sorumluluk değil mi? Nasıl ağır bir yük. Onun için Kur’ân bu yükü göklerin, yerin ve dağların üstlenmekten kaçtıklarını ve insanın bunu üstlendiğini söylüyor.[5] Farz-ı muhal güneş bugün bir devletin elinde, hegemonyası altında olsa dünyada nasıl bir güç teşkil eder, nasıl bir gelir kaynağı olur düşünebiliyor musunuz? Paha biçemiyoruz değil mi? Yani güneş nimetine karşılık gelebilecek bir para henüz hayal hazinemizde bile yok. Böyle büyük bir nimet eğer sadece insanın iman etmesi için varsa iman etmemenin cezasının “sonsuz azap” olmasında şaşırılacak ne var? Siz bir de buna gökleri, yerleri, denizleri, oksijeni, dağları kısacası kainattaki her şeyi ekleyin ve düşünün…

Bitirirken şunu da ifade edeyim: Bu soru, işlenen suçun cezasının aynı zaman miktarı olması gerektiği mantığını da barındırıyor. Yani onların mantığına göre ‘bir suç ne kadar zaman diliminde işlenmişse cezası da o kadar olmalıdır. Buna göre kâfır sınırlı bir zaman diliminde küfür suçunu işlediğine göre cezasının ebedi olması adaletle bağdaşmaz. Halbuki böyle bir zorunluluk yoktur. Hatta dünyada mevcut beşerî ceza sistemlerinde bile durum böyle değildir. Zira bugün bir insanın öldürülmesi hatta toplu katliam yapılması belki birkaç saniyeyi alacak kadar kısa süreli bir eylemdir. Gel gör ki bugün bir insanı kasten öldürmenin cezası birçok hukuk sisteminde ‘müebbed/ömür boyu’ hapistir. Malumumuz müebbedin manası ‘ebedi kılınmış demektir. Yani varsayalım ki bu cinayeti işleyen kişinin ebedi yaşama durumu olsa bir daha hapisten çıkması mümkün değildir. Hani ebedi ceza yoktu? Birkaç saniyelik bir fiile ebedi ceza vermek neden? Nedeni açık: Suçun büyüklüğünden…

Kısacası, Allah’ın kâfirlere ebedi azap cezası vermesi kendileri için yapılmış olan bu muazzam masrafları zayi etmiş olmaları, ömür sermayesini heba etmiş olmaları ve böylelikle ancak ebedi cezanın karşılık gelebileceği büyük bir cürüm işlemiş olmaları sebebiyledir. Bir başka deyişle şunu da söyleyebiliriz: Allah, ebedi yaşayacak olsalar bile kafirlerin iradelerini imandan yana kullanmayacaklarını bildiği için onlara ebedi cezayı müstehak görmüştür. Bütün bunlar da adaletin ta kendisidir.


[1] Bakara, 29.

[2] İbrahim, 32.

[3] Nahl, 12.

[4] İbrahim, 18; Kehf, 105; Nur, 39; Furkan, 23.

[5] Ahzab, 72.

👤 Ömer Faruk Korkmaz

📖 Kaynak: Sorun Kalmasın 1, Dirayet Yayınları, s.147

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir