
Dinin Kaynağı Sadece Kur’ân Mıdır?
Dinin kaynağının yalnızca Kur’an olduğu bağlamında iddia sahipleri şöyle demektedir:
“Din hakkında yapılan tartışmalar hem medyada hem de halkın arasındaki tartışmalarda sürekli gündeme gelmektedir. Bu tartışmalarda kimin haklı olduğuna, hangi fikrin dini gerçeklere uygun olduğuna nasıl karar vereceğiz? Neden din adına farklı doğrular ileri sürülmektedir? Gerçek dini, din adına uydurulanlardan nasıl ayırt edeceğiz? İşte elinizde duran bu kitap tüm bu soruları cevaplamak ve bu konudaki kafa karışıklıklarını gidermek için yazılmıştır. Kitabın hareket noktası olan ve cevaplanması gereken en önemli soru “Dinin kaynağı nedir?” sorusudur. Bu soruya verilecek cevap diğer birçok sorunun cevabını da belirleyecektir. İlerleyen sayfalarda görüleceği gibi, din adına ortaya atılan farklı fikirlerin temel kaynağı, bu soruya verilen farklı cevaplardı Dini tartışmalara “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna net bir şekilde cevap vermeden girişmek ve her soruyu teker teker, dini anlamadaki yöntemi belirlemeden ele almak, medyada ve halkın arasında gördüğümüz çıkmazın birinci sebebidir. “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna vereceğimiz cevap, bizim dini anlamadaki yöntemimizin temelini belirleyecektir. Bu soruyu cevaplamadan tartışmaya girenler, yöntemsiz bir şekilde dini anlamaya kalkışmaktadırlar. Söz konusu kişilerin bir soruya Kuran’dan, bir soruya bir hadis kaynağından, bir soruya kendi dünya görüşlerinden, bir soruya bir mezhepten, başka bir soruya apayrı bir mezhepten cevap verdiklerini görüyoruz.” [1]
Aslında bu bize yabancı bir iddia değildir. Bu iddia bugün sokaklarımızda, dükkanlarımızda, çarşı-pazarlarımızda, evlerimizde, medyada, tv kanallarında vs. dolaşmaktadır. Öyle ki bu iddia sebebiyle toplumuzda türlü gerginlikler ve sonucu olmayan tartışmalar çıkmaktadır. Sonucu olmayan ifadesini kullanmamın sebebi, bu mevzuları genel olarak tartışan kişilerin bu konular hakkında bilgi sahibi olan kimseler olmayışındandır.
İddia sahipleri “Dinin kaynağı nedir?”, “Niye herkes belli bir menheci takip ederek dinî suallere cevap arama arayışı içerisinde?” diye sormaktadırlar. Bu mevzuyu ele alırken şunu da sormamız gerekmektedir; iddia sahipleri kitaplarında böyle sorular sorarken ne demek, hangi noktaya varmak istiyorlar? Ne demek istedikleri son derece açıktır: Dinin yegâne kaynağının Kur’ân-ı Kerim olduğunu iddia ediyorlar.
Kur’âniyyûn ve Dinin Anlaşılamamasının Tutarsızlığı
Bu iddia karşısında her şeyden önce şu soruyu sorarak ve cevabını arayarak konuya başlamamız gerekir. Cenâb-ı Hakk bu dini, kitaplarını peygamberlerine indirerek, insanlığı doğru ve müstakîm olan yola hidâyet etmesi için göndermiştir. Bu din Hz. Peygamber ﷺ tarafından tebliğ edilmiştir. Fakat iddia sahiplerine göre Allah Teâlâ’nın bütün insanlığı hidâyet etmesi ve doğru yola ulaştırması için göndermiş olduğu din, bin dört yüz yıl sonra anlaşılmaya ve hakîkatleri o zaman ortaya çıkmaya başlamıştır(!) Yani on dört asır boyunca insanlar büyük bir boşluk içinde yaşamışlar, hiçbiri Kur’ân’ı anlayamamış, gerektiği şekilde tatbîk edememiş, hatta ve hatta daha uç fikirlere göre birçoğu şirk içinde yaşamış, Allah’ı tanımamıştır. Bu ümmet âlimleri ve ârifleri de dahil olmak üzere din adı altında bambaşka bir İslâm’ı yaşamış, Allah’ın göndermediği bir İslâm’ın peşinde koşmuştur. (!)
19. yüzyılın sonlarında Hint alt kıtasında Kur’âniyyûn hareketi ortaya çıkmıştır.[2] Bu topraklara da oralardan intikâl ederek gelmiştir. Halbuki ümmet “dinin yegâne kaynağı Kur’ân’dır” fikri ortaya çıkıncaya kadar dinin kaynağının başta Kur’ân-ı Kerîm, ikinci olarak sünnet-i seniyye, üçüncü olarak icmâ ve dördüncü olarak da kıyas olduğu şeklinde icma ve ittifâk içerisindedir. Bu ittifâka rağmen Kur’âniyyûn’a göre asırlar boyunca yaşamış olan Müslümanların tamamı dalâlet üzere yaşamışlardır.
Dikkat edilirse burada bir sorun var ve bu sorun biraz da mantıksal ve vicdânî bir sorundur. Şöyle ki, herkes elini vicdânınına koyup düzgün bir muhâkeme ile düşünsün: Böyle bir şey mümkün müdür? Mümkünse Cenâb-ı Hakk bu dini niçin göndemiştir? Cenâb-ı Hakk’ın böyle bir şeyi takdir etmesini hikmeti ne olabilir? Böyle bir şey hikmet-i ilâhiyyeye uygun mudur? Akıl ve vicdan sahibi insanlar nezdinde bu soruların cevabının ‘evet’ olması elbette ihtimal dahilinde değildir.
Tam aksine bu ümmet İslâm’ı tastamam ve dosdoğru anlamıştır. Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti buna şahittir:
وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
“Muhâcir ve Ensâr’dan İslâm’a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular ve onlara, altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur.” [3]
Görüldüğü üzere ayette Cenâb-ı Hakk, bu ümmetin ilk kuşakları olan sahâbenin ve tâbiînin kendisinin râzı olduğu itikat ve amel üzere olduklarını, İslâm’ı kendisinin indirdiği ve râzı olduğu şekilde anlayıp yaşadıklarını ifade etmektedir. Fakat gerideki iddiada dolaylı olarak bize: “Kur’ân’ın hidayeti göstermesine rağmen, ümmet asırlar boyu Kur’ân’ı anlamadı, tatbik edemedi, dolayısıyla dalâlet üzere yaşadı, buna tâbiîn de dâhildir” denilmektedir. Çünkü tâbiîn nesline baktığımızda Kur’ân ve sünnetin bütünüyle beraber olduğu bir İslâmî anlayışa sahip olduklarını görüyoruz. Şefaat inancı var, kabir azâbı inancı var, kabir suâli inancı var, kıyamete yönelik birtakım hâdiselerle alakalı inanışlar var. Yani onlar, iddia sahiplerinin inkâr etmiş olduğu inançlara itikâd etmekteydiler.
Hakîkati anlatmak ve insanlığı hidâyete sevk etmek için gönderilmiş olan bir kitap ve dinin hakikatleri on beş asır boyunca anlaşılmamış olabilir mi? Bunun hikmet-i ilâhiyye penceresinden cevabı nedir? Allah Teâlâ böyle bir dini ne diye göndermiş olsun ki? Bu kadar insanın durumu ne olacak? Dalâlet üzere mi yaşadılar?
İkinci suâl ise şudur: dini en iyi iddia sahiplerinin anladığına dâir ellerinde bir burhân mı vardır? Allah Teâlâ’dan gelen bir vahye mi dayanmaktadırlar? Neden dini en iyi iddia sahipleri anlamış olsun da bir İmâm Tahâvî, bir İmâm Suyûtî veya bir İbn Hacer (radıyallahu anhüm) bu dini anlayamasın? Bu konudaki hüccetleri nedir? Tüm bu soruların cevabı yoktur.
Dine kaynak arayan ve bugüne kadar bu kaynak arayışının doğru bir cevabının bulunmadığını söyleyenlere bir başka suâlimiz de şudur: Madem dinin kaynağını Kur’ân olarak belirliyorlar, o halde Kur’ân’da ne söyleniyorsa hakîkat odur. Din adına konuşmaya yetkili olan kitap sadece Kur’ân’dır. Kur’ân-ı Kerim’de “Âyetin dışındaki beyânâta itibâr etmeyin veya din adına Kur’ân dışında herhangi bir kaynağın hüküm koyma yetkisi yoktur” şeklinde bir âyet var mı? İddia sahiplerinin dinin kaynağı sadece Kur’ân’dır şeklindeki iddiasının doğru olabilmesi için ve bunu da Kur’ân’a dayandırabilmeleri için böyle bir âyete dayanmaları lazımdır. Böyle bir âyet var mı? Ancak ileriki bölümlerde de göreceğimiz üzere bunun aksine delâlet eden birçok âyet-i kerîme bulunmaktadır.
Bir misal verecek olursak: Cenâb-ı Hakk, Hz. Peygamber’in ﷺ vefatına seksen gün kala vedâ haccında bir âyet-i kerime inzâl buyurdu. Seksen gün kala inen bu âyetin zahir ifadesi bize dinin tamamlandığını göstermektedir.
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum.[4]
Müfessirlere sorduğumuzda, özellikle konu ile ilgili olan âyetlerin sebeb-i nüzûl rivâyetlerine, alimlerin çoğunluğunun ve tarihçilerin beyânâtına göre bu âyet-i kerîmeler inen son ayetler değildi.[5] Burada dinin tamamlandığı ifade ediliyor. Fakat son inen âyet Bakara sûresinin 281. âyetidir.[6]
Soru: Mâide sûresinde, vedâ haccında inen âyette bize dinin tamamlandığı ifade edilmiştir. Peki, Kur’ân’ın dinin yegâne kaynağı olduğunu iddia ettiğimizde bu âyetin mânâsı Kur’ân’ın tamamlandığı şeklinde bir sonuca bizi götürmektedir. Yani din eşittir Kur’an’dır. Kur’ân’dan başka hiçbir kaynak din değildir, din adına konuşmaya yetkili değildir. Peki o âyet-i kerîme dinin tamamlandığını kemâle erdiğini beyan ederken hâlâ Kur’ân’ın nâzil olmaya devam etmesi ve Hz. Peygamber’in vefâtına dokuz gün kala Bakara sûresi 281. âyet-i kerîmenin son âyet olarak inmesi nasıl îzah edilecektir? Dini Kur’ân olarak algıladığımızda Mâide sûresi 3. âyetin mânâsı Kur’ân’ın tamamlandığı anlamına gelmektedir. Kur’ân tamamlandıysa başka âyet gelmemesi gerekmektedir. O zaman Kur’ân bize dinin Kur’ân’dan ibâret olduğunu söylemiyor. İddia sahiplerinin yaptığı Kur’ân’ın söylemediği bir şeyi o söylüyormuş gibi lanse edip insanları aldatmaktan ibarettir. Bu misal dinin tek kaynağının Kur’ân olmadığının bir delilidir.
Eğer Allah Teâlâ din ile sadece Kur’ân’ı murad etmiş olsaydı, sünnet bunun dışında olsaydı, sünneti dinin bir delili olarak vazetmiş olmasaydı, Cenâb Hakk niçin “dininizi tamamladım” dedikten sonra Kur’ân âyeti indirsin ki! Demek ki bu bize dinin sadece Kur’ân’dan ibâret olmadığının açık bir delilidir. O halde bu sorunun altında yatan iddiayı ifâde etmiştik; “dinin kaynağı Kur’ân’dır”. Soru şu; Dinin kaynağını Kur’ân olarak belirlediğimiz zaman gerçekten bütün müşkilâtımız, problemlerimiz halloluyor mu?
“Sadece Kur’ân” Anlayışına Tarihten Misaller
Şehristânî’nin el-Milel ve’n-Nihal’ine, Abdülkâhir el-Bağdâdî’nin el-Fark Beyne’l-Fırak’ına, İbn Hazm’ın el-Fasl’ına, Sırrı Girîdî’nin Ârâu’l-Milel’ine ve bu tarzda yazılmış diğer eserlere bakıldığında görülecektir ki tarihte yaşamış olan ehl-i bidat fırkaların bazıları, sadece Kur’ân âyetlerini delil alarak yanlış görüşlere gitmişlerdir. Bunun temel sabitesini nasıl ortaya koyacağız?
Hz. Osman ve İsyancılar Örneği
Mesela Hz. Osman (radıyallahu anh) İslâm’ın halifesiydi, Hulafâ-i Râşidîndendi. Mısırlılar isyan ederek Hz. Osman’ı (radıyallahu anh) hilâfetten azletmek istedikleri zaman Mısır’dan gelmişler, Hz. Osman’ı sorguluyorlar ve ona bir kısım otlakları kendi mülkiyetine geçirdiğine dâir iftirâ atıyorlardı. Birisi çıkıyor ve diyor ki: “Sen bu kadar merayı nasıl mülkiyetine geçirdin?” ve şu âyeti okuyor:[7]
قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًاۜ قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ
“De ki: “Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helâl bir kısmını haram saymanıza ne demeli?” De ki: “Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?” [8]
Dikkatli bakıldığında orada Hâricî mantıklı kişi Hz. Osman’a (radıyallahu anh) bu âyet-i kerimeyi okuyarak şunu soruyor, âyet üzerinden iktibâs yaparak آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ bunu yapabilmen için “Allah mı sana izin verdi?” diyor. Bu âyet düz mantık ile bağlamından koparılmış ve sadece metin üzerine yoğunlaşılmış bir anlayışla okunduğunda, Hz. Osman’ın (radıyallahu anh) sorgulanması yerindeymiş gibi durmuyor mu? Yani o adamın mantığına göre bu âyet tam da Hz. Osman’ı anlatıyor. Tabi Hz. Osman ona gerekli cevabı vermiştir.
Hz. Ali ve Hariciler Örneği
Kezâ Hâricîler Hz. Ali’yi (radıyallahu anh) tekfir ederken şu âyetten hareket ettiler: اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ “Hüküm sadece Allah’a aittir”[9] Hz. Ali (radıyallahu anh) hakem olayında hakem tercih ettiği için tekfir edilmişti. O halde soru şudur: Peki, bu âyet hâricilerin mantığına göre Hz. Ali ile bağdaşıyor muydu? Elbette bağdaşıyordu. Hatta onların mantığına göre bu âyet bizâtihî Hz. Ali (radıyallahu anh) ile alâkalı olarak inmişti. Bundan dolayı bu âyeti uygulamadığı için, hatta fiili ile inkâr ettiği için Hz. Ali (hâşâ) kâfir olmuştu. Bunun için katli vacipti ve öldürülmeliydi. İslâm’ın büyük halifesini Hz. Peygamber’in ﷺ o büyük damadını, o büyük insanı şehit ettiler. Dayanak Kur’ân! Âyet onlara göre Hz. Ali’nin kâfir olduğunu, öldürülmesinin de vâcip olduğunu emrediyordu. Onlar da kendilerince âyetle hükmetmişlerdi.
Evlenilebilecek Kimseler
Diğer bir misal de şudur:
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ
“Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları… size haram kılınmıştır.”[10]
Hâricîler bu âyeti ve devam eden âyet-i kerîmeyi okumuşlar ve bu âyette annelerinizin kızlarınız, kız kardeşleriniz evlenilmesi haram olduğu zikredildiği, dolayısıyla bir insanın kızının kızı ile evlenmesi câiz olduğu sonucuna varmışlardır. Çünkü Kur’ân’ı Kerim’de bir kimsenin kızının kızı ile evlenmesinin haram olduğuna dair bir âyet yoktur. Hâricîler bundan yola çıkarak kişinin yeğeni ile evlenmesinin câizliğine hükmetmişlerdir. Kur’ân’da geçmediği için bir dayının yeğeni ile evlenmesinde bir beis yoktur düşüncesine, Kur’ân’da geçmeyen her şey helâldir mantığı ile gitmişlerdir. Bunu söyleyebilecek miyiz? Hâl böyle iken dinin kaynağını Kur’ân olarak belirlediğimizde gerçekten bütün problemlerimiz hallolacak mı?
Bir Kadın, Bir Erkek ile Evliyken Başka Bir Erkekle Evlenebilir mi?
Bir soru daha: İddia sahiplerinin mantığına göre düşünecek olursak, her şeyin sarâhaten Kur’ân-ı Kerîm’de yer alması gerekiyorsa, Kur’ân-ı Kerîm’de bir erkeğin nikahında bulunan bir kadının başka bir erkek tarafından nikahlanmasının câiz olmadığına dâir ayet var mıdır? Yani bir kadın bir erkekle evli. Onun nikahı altında. Başka bir erkek de o kadını nikahlı iken kendine nikahlamak istiyor. Kur’ân’da bunun harâm olduğuna dâir sarâhaten bir âyet var mı? Peki iddia sahipleri bunu câiz kabul edebilecekler midir? Peki Kur’ân-ı Kerîm’de babaanneyle, anneanneyle evlenmenin harâm olduğuna dâir bir âyet var mı? Şayet cevap olarak “anneleriniz, kızlarınız size haram kılındı diye devam eden” Nisa süresinin 24. Ayet-i kerimesi gösterilecek olursa hemen ifade etmeliyiz ki burada haram olduğu ifade edilen ‘anneler’dir. Anneanne ve babaanneyi bu ayetten mecaz yoluyla anlayabiliriz. Hani siz mecaza, tevile karşıydınız?
Yani düz bir mantıkla “Kur’ân’ı kaynak olarak kabul ettiğimizde bütün müşkilâtımız sona erer.” düşüncesi son derece tutarsız ve test edilmemiş bir şüphedir. İşte tarihte ortaya çıkan manzaraları, ekolleri, şahsiyetleri görüyoruz. 1800’lerin sonlarında Abdullah Çekrâlevî, Ahmedüddîn Amritsarî, Gulâm Ahmed Perviz gibileri Kur’aniyyûn diye bir ekol tesis etmişlerdir. Hâdim Hüseyin İlâhî Bahş’ın el-Kur’âniyyûn ve Şubühâtühüm Havle’s-Sünneh isimli, Kur’âniyyûn fırkasını anlattığı eseri, alanında yazılmış en detaylı ve tafsîlâtlı eserdir. Orada Kur’âniyyûn mezhebinin iddialarına bakıldığında sadece Kur’ân’ı esas aldıkları görülecektir.
“Hatem” ne Demek?
Bir başka ekol olarak Kadiyânilere bakalım. Bu grubun da en göze çarpan iddialarından biri Hz. Peygamber ﷺ ile nübüvvet sona ermemiştir, Hz. Peygamber ﷺ Allah’ın Rasûlüdür. Ancak başka bir insanın çıkıp nebîlik vazifesi yapabilir. Açıp baktığınızda Kur’an’dan birçok delil getirdikleri görülecektir. Meselâ; “nebilerin hâtemidir.” deseniz, çıkıp size “Arap lügatını açıp baktın mı?” diye sorarlar. Açıp bakıldığında, Araplar “hâtem”i yüzük anlamında kullanmışlardır. Bir şeye onay verileceği zaman yüzük vurulur, mühür vurulur iş biter. Yani sonuncusudur anlamındadır. Ulema ayetten bu manayı anlamaktadır.
Bir diğer anlamı olarak süs ve ziynet manasında da kullanılmaktadır. Yani bu mânâya göre Hz. Peygamber ‘in, ﷺ peygamberlerin, nebilerin sonuncusu olduğuna yönelik iddia (hâşâ) doğru değildir. Bilakis Hz. Peygamber ﷺ peygamberlerin, nebilerin süsüdür, ziynetidir. Bu durumda Hz. Peygamber’in ﷺ son peygamber olduğu nasıl ispat edilebilir? Sadece Kur’ân’ı kaynak kabul edip, bu kadar göreceli herkesin kendine göre esnetebildiği bir kısım âyetlere göre bir din anlayışı tesis ettiğimizde bu işin içinden nasıl çıkılabilir? Çünkü herkes kendi aklına göre bir din tesis etmeye çalışırsa örneklerini verdiğimiz Hârîcîler, Kadıyânîler veya Şia’nın iddialarına nasıl red yapılabilir?
Salâtın Manası
Allah Teâlâ bizden salâtı ikâme etmemizi istemiştir. Salât nedir? Açıp lügâta bakıldığında da bunun duâ olduğu görülmektedir. Birisi çıkıp “Namaz diye bir şey yok. Duâ ettiğiniz zaman o duâyı ikâme etmiş olursunuz, mesele biter hallolur” diyebilir. Bir diğeri de kelimenin daha da kökenine doğru inse çok daha komik bir manzara ile karşılaşılabilir. Çünkü Arap lügatlarında salâtın bir şeyi yumuşatmak ve ona kıvam vermek manasına da geldiği görülmektedir.[11] Başka biri çıkacak diyecek ki; “Allah bizden duâ falan istemiyor. bir şeyi yumuşatmamızı ve ona kıvam vermemizi istiyor olabilir mi acaba?” Bunların hangisini hangi akla göre tercih edeceğiz? Bu kitabın bir sâhibi yok mudur? Bu kitabı bize gönderen zât, bu kitap ile nasıl amel edeceğimize yönelik herhangi bir beyânâtta, yönlendirmede bulunmamış mıdır? Elbette bulunmuştur.
Son Din Anlaşılmamış Olabilir mi?
Gerçekten bu din asırlar boyu yaşanamamış, hakikatleri ortaya çıkamamış ve şu son asırda ortaya çıkmış olan birkaç kişi tarafından hakîkatleri bulunabilmiş bir din midir? Böyle bir şey olabilir mi? Niye asırlar boyu insanlar dalâlet üzere yaşasın da son zamanlarda ortaya çıkmış olan bir fikirle birlikte artık Allah’ın dini anlaşılmış olsun? Belli bir zaman diliminden, üç-beş seneden değil asırlar boyu bir dinin anlaşılamamasından, ulemâsından umerâsına bütünüyle dalâlet üzere olmasından bahsedilmektedir. Böyle uçuk bir misâlin hakîkatten payı olması düşünülebilir mi?
Geriye doğru gittiğimizde bu iddianın sahibi olarak Kur’âniyyûn gözümüze çarpmaktadır. İlk asırlara doğru gidersek Hâricîler içerisinde de belli bir fırkanın bunu şiddetle savunduğu görülmektedir. Geriye kalan bölümde ehl-i bidat fırkalarını bile içine katarak beraber bütün bir ümmet vardır. Sadece ehl-i sünnetten bahsetmiyoruz. Mu‘tezilenin bile “dinin kaynağı sadece Kur’ân’dır” şeklinde bir iddiası bulunmamaktadır. Dediğimiz gibi, bunların iddiasına göre sapkın fırkalar da dahil olmak üzere bütün bir ümmetin dalâlet üzere olduğunu görüyorsunuz. Bu iddia ümmet tarihi açısından kişiyi içinden çıkılamayacak açmazlara sokan bir iddiadır.
Rasyonalitenin Gizli Kıstası: Natüralizm – İslâm’ın Kıstası: Sünnet
“Uydurulan Din ve Kur’ân’daki Din” kitabını yazanlar kendilerince dinin kaynağını belirlemişlerdir. Dolayısıyla yazdıkları kitapta bize neyin gerekli olduğunu söylemektedirler. Kitap şöyle diyor:
“Gerekli olan yöntemi belirleyip, temeli doğru kurmak ve bu sayede yaşam ile inanç arasındaki çelişkiyi kaldırmak, sağlam, ayakları yere basan, doğru bir yöntem ile dini anlamanın neticesinde ve yaşam tarzını bu yöntemden kopartamayan bir yaklaşım ile rasyonel mantıklı düzgün bir sonuç ortaya çıkabilir.”[12]
Rasyonel ve mantıklı demesinden de az çok neyi kastettikleri anlaşılmaktadır. Bu konuya daha sonra değineceğiz. Yani iddia sahiplerine göre tekrardan Kur’ân anlayışını, Kur’ân merkezli bir din anlayışını ortaya koymamız gerekiyor. Bunu ortaya koyduğumuzda bütün mevzularımız, meselelerimiz çözülecektir(!)
Bugün fıkhî veya akîdevî belli sorular belirlesek ve bu soruları, Kur’ân bize yeter diyen ve bu iddiayı ekranlarda milyonların önünde dillendiren insanlara sorsak, hepsi ittifak halinde aynı cevabı veremezler.
Sadece Kur’an Diyenler ve Evrim
Mesela “Evrim var mıdır? İslâm’a göre evrim olabilir mi? İslam’a uygun bir inanç mıdır?” diye sorulsa, birisi cevâben diyor ki; “Evrim olamaz. Kur’ân’a taban tabana zıt bir inançtır.” Kur’ân’dan bunu anlamış. Bir diğerine soruluyor, o da diyor ki; “Evrim din ile alakalı, dinle ilgili olan bir mesele değildir, evrime bir Müslüman inanabilir de inanmayabilir de. Kendi tercihi ile alakalı bir meseledir.” Başka birine daha soruluyor, diyor ki; “Evrime inanmayan Müslüman olamaz. Bir Müslüman evrime nasıl inanmaz? Evrime inanmamak İslâm’ı inkâr etmektir.” Bu üç cevap bugün internette mevcuttur. Hayâlî bir şeyden bahsetmiyoruz. Vakıa budur ve bunların hepsi söylenmiştir. Bunların dayanak olarak neyi esas aldıklarına baktığımızda tek cevap alıyoruz: Kur’ân!
“Evrime inanmayan Müslüman olamaz” diyen de Kur’ân’ı delil alıyor. “Evrime inansan da olur inanmasan da olur. Din ile alakalı, dine tealluk eden bir mesele değildir” diyen de Kur’ân’ı delil alıyor. “Evrime inanmak küfürdür, İslâm ile bağdaşmaz” diyen de Kur’ân’ı delil alıyor. Ne yapacağız?
Natüralizm
Maalesef bugün okullarımızda, müesseselerimizde, ekranlarımızda mevcut ve yaygın bir anlayış vardır. Fen, felsefe bu anlayış üzerine kurulmuş ve bugün bilim dediğimiz şey bu anlayıştan beslenmektedir. Bu anlayışın adı Natüralizmdir. Bir diğer arıza olarak da insanı ilahlaştıran hümanizm. Aslında hepsini buraya katabilirsiniz; rasyonalizm, materyalizm. Bütün bu izmler birbirine mezcedilerek bize dayatılmış bir inanç, bir yaşam, bir hayat, bir ilke ve dünya görüşüdür. Bunu inkâr edemeyiz. Bugün modern dünyanın meydana getirdiği bir afet vardır. Bu afetten kimi Müslümanlar ciddî manada etkilenmiş, hatta ölecek boyuta gelmiş durumda can çekişiyor, kimilerimiz biraz daha kolu bacağı kırılmış, ölümcül bir neticeye doğru gitmiyor ama her an gidebilir, kimimiz biraz hasar almış fakat böyle fiziksel olarak sakat diyebileceğimiz bir durumda değil, kimimiz biraz grip olmuş, nezle olmuş durumda, kimimizin de hafif başı ağrıyor ama bu hastalık hepimize bir şekilde sirâyet etmiştir. Çünkü biz bu hastalığın yaygınlaşmasını sağlayan ekranları izliyoruz. Biz bu hastalığın yaygınlaşmasını sağlayan internetten çıkmıyoruz. Çünkü biz bu hastalığın yaygın hale getirildiği sokaklarda, çarşılarda geziyoruz. Bu hastalığa müptelâ olmuş ölüm seviyesine gelmiş insanlarla muhâtap oluyoruz.
Ruhların da kendi arasında bir etkileşimi vardır. Etkileniyoruz, tesirleniyoruz ve hepimiz bir şekilde hasta olmuş durumdayız. Yani modern dünya bu putları tesis edince, bunlar tartışılamaz deyince herkes susuyor. Bugün bilimin tartışılmaz kabul ettiği meseleler niçin tartışılamıyor? Bu gerçektir, hakîkattir, tartışılamaz diye kim söylemiş ve neden tartışılmazdır?
Modern Putlara Misaller
Çağdaşlık ifadesi bugüne ait putlardan biridir. Çağdaşlık ifadesi kadar hadsiz ve içi doldurulmamış boş bir ifade yoktur! Çünkü kelime anlamı itibariyle muâsır, aynı çağda yaşayan insan demektir. Ben seninle aynı çağda yaşıyorsam beni çağın dışına iten güç nedir? Niye ben çağın dışında kalıyorum? Bu çağda yaşıyor olabilmenin kurallarını kaidelerini kim koydu? Kim oluşturdu? Bu kurallara uyulmadığında nasıl çağ dışı kalıyoruz? Birinin tüm bu soruların cevabını vermesi gerekiyor. Kime göre çağ dışı? İşte bunlar modernizmin bizim beynimize dayattığı ve tartışılmaz kabul ettiği putlarıdır. Dolayısıyla bu putları yıkamadığımız için, yeri geldiğinde şuurlu diyebileceğimiz insanlar bile İslâm’ın birtakım hakikatlerini izhâr etmekten yüzü kızarır vaziyete düşebilmektedir.
Günümüz Müslümanı kimi zaman, “Kadınla alakalı bir şey var, ama aslında İslam bunu demiyor” gibi karşı tarafa yaranmak için onların da bize dikte ettikleri şeylere bir paye vermiş olmak adına böyle tâvizler verilebilmekte ve hakikati ezdirilebilmektedir. Meselenin çok temel ve hulâsasını söyleyip bitirelim. Bu putların yenilememesi, mağlup edilememesi ve İslâm’ın da bir tarafa atılamaması gerçeği… Ez cümle; biz bugün ne putlardan vazgeçebiliyoruz ne de İslâm’dan.
Dolayısıyla “modern Müslümanlık” denirken kastedilen “modern” budur! Çağın dayatmış olduğu, natüralizmin dayatmış olduğu, âmentü olarak kabul ettiği maddelerden asla tâviz vermemek ama bir taraftan da Müslümanlığı bir tarafa bırakmamak demektir. Oysa Cenâb-ı Hakk bize şöyle buyurmaktadır:
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا…
“Allah’ın sana ahiret yurdunda vereceği şeyleri talep et. Dünyadan da nasibini unutma.”[13]
Dünya İkincil Hedef Olmalı
Bu çok mühim bir kıstastır. Buradaki dünyadan “da” eki ikincilliği ifade ediyor. Yani göz âhirette olmalıdır. Ahiretini kazanmak düşüncesiyle yaşa ama dünyadan da nasîbini unutma demektir. Ama modern dünyanın bize telkin etmiş olduğu menhec şöyledir: Dünyanın tâlibi ol, dünyanın peşinde koş, çağı yakala, çağın sana dayatmış olduğu putlardan asla vazgeçme, âhiretten de nasîbini unutma..! Bize söyledikleri, yaşam şekli olarak dayatmış oldukları şey budur.
Bu olunca modern Müslüman bütünüyle Kur’ân’ı, sünneti, ulemânın Kur’ân’ı ve sünneti anlamak için ortaya koymuş oldukları mezhepleri, bu muazzam sistemi yok etmeyip bunları uygulanmaya kalktığında, bunların çağın putları ile bağdaşmayacağını düşünmektedir. Ya modern dünyadan, moderniteden, çağdaş dünya demiş oldukları o ucubeden tâviz vereceksin; hayat şartları zorlaşacak. Veya modern dünyadan hiç tâviz vermeden Müslümanlığı buraya uyduracaksın! İşte bütün mesele burada kilitleniyor. Kur’ân tâbîmiz mi yoksa metbûmuz mu? Bütün mevzu bundan ibârettir.
Selefte, “bidat ehlini sünnetlerle yakalama, tespit etme yönteminin olduğu nakledilir. Bir adam kendi sapık itikâdına Kur’ân’dan yol bulabilir, bir şekilde manevralar yapabilir ama sünnet ortaya konulduğunda, Allah Rasûlü’nün ﷺ o Kur’ân âyetinin nasıl anlaşılacağı yönündeki beyânı îzâh edildiğinde o kimsenin önü tıkanırdı. Bir de bununla birlikte sahâbenin, Allah Rasûlü’nden o âyetin tatbîkine yönelik ortaya koymuş oldukları yaşam bilincini ortaya koyduğunuz zaman, artık mesele bitmiştir. İşte Ehl-i Sünnetin en temel husûsiyyeti ve bâriz özelliği buradadır.
Kur’an, Sünnet ve Sahabe
Ehl-i Sünnet, Kur’an, sünnet ve sahabe vurgusu yapmaktadır. Çünkü Ehl-i Sünnet Kur’ân’ı yaşama ve anlama derdindedir. Modern insan Kur’ân’ı anlama derdinde değil, kendi hevâsına göre “anlamlandırma” derdindedir. Bu ikisinin arasını ayıralım. Dolayısıyla Kur’ân’ı anlama derdinde olan, Kur’ân’ı anlamaya, hakîkî anlamda bizi murâdullâha eriştirecek olan menheci takip eder ki bu da sahabe, Kur’ân ve sünnet bütünlüğüdür. Bu bütün, murâdullâhı tam anlamıyla kavrayıp idrak edebilmemizi sağlar.
Hal böyle olunca modern insan hayat şartlarının yerinde gitmeyeceğini, çağın putlarına meydan okuyamayacağını, modernitenin dayatmış olduğu esaslarla mücadele edemeyeceğini düşünüyor. Eğer bu kimse sahâbe, sünnet ve Kur’ân bütünüyle birlikte yola çıkarsa önünün tıkanacağını gördüğünde çareyi kendince sadece Kur’ân’ı kaynak olarak almakta buluyor. Çünkü Hz. Ömer’in “Kur’ân çok vecih sâhibidir.” şeklinde bir sözü vardır. Bu söz aynı ifadeyle Hz. Ali, İbn Abbâs’ı (radıyallahu anhüm Hâricîler ile tartışmaya gönderirken kullandığı sözdür: “Onlara ayet okuma.”[14] Sen bir âyet okursun, Hâricî de bir âyet okur. Çünkü onlar kendilerince âyetlerden yola çıkıyorlar. Hz. Ali böyle yapan kimseleri sünnetlerle yakala, Allah Rasûlü ﷺ ile yakala, Kur’ân’ın murâdullâha muvâfık bir şekilde anlaşılmasını garanti eden Allah Rasûlü’nün ﷺ sözleri ve filleri ile yakalamamızı buyurmaktadır. İşte bu bir ölçüdür.
Anlama Değil, Anlamlandırma
Mevzu buraya gelince modern insan Kur’ân’ı anlama değil de anlamlandırma çalışması yaparak Kur’ân’a çağırıyorum adı altında çağın putları ile çekişmeyen, dövüşmeyen bir İslâmî model, bir yaşam tarzı tesis etme yolunu tutuyor. İddia sahiplerinin bahsinde olduğumuz cümleleriyle vurgu yaptıkları şey budur.
İddia sahipleri şayet Kur’ân’ı anlama derdinde olsalar, bugün ekranlarda İslâm’ın örtü biçimi ile hiçbir şekilde bağdaşmayan bir kısım açık hanımefendilerle birlikte programlar yaparlar mı? Peki bu hareketler Kur’ân’ın
…وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ…
“Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin”[15]
âyetine ne kadar uygundur? Hadi tamam, sünneti bir kenara bıraktılar, tatbîkâtını bir kenara bıraktılar da bu hareketler Kur’ân’a ne kadar uygun? Bir diğer husus olarak,
…اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ…
“Allah’tan sakınıyorsanız sözü bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık olan kimse ümide kapılmasın”[16]
âyetini hiçbir şekilde tatbik etmeyen, bu âyeti her şekliyle, konuşma tarzı ile ihmâl eden, kenara atan bayanlarla bu şekilde muhâtap oluşları, karma sistem ile ilgili bir tek kelâm etmeyişleri, artan fâiz oranları ile alakalı;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ
“Eğer böyle yapmazsanız (faizden vazgeçemezseniz) Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz![17]
âyetini bir kere bile ağızlarına almayışları, ümmetin bu kadar derdi varken, bu ümmetin müptelâ olduğu günah bataklıkları varken, çıkıp da ekranlarda kabir azâbının var olup olmadığını tartışmaları niyetlerinin ne olduğunu az çok açığa vurmuyor mu? Bizim derdimiz bu mu? Elbette İslâm’ın her meselesi önemlidir. Ancak bu ümmetin şu an derdi sadece Kur’ân’ın kaynak kabul edilmemesi midir? Aslında cevap verdiğimiz şu iddiaların mesele bile edilmemesi gerekmektedir. Ancak insanları saptırmaları sebebiyle iddia sahipleri ve o zihniyette olanlarla uğraşmaya bir nevî mecbur kalınmaktadır.
Dolayısıyla şunu görmüş oluyoruz; bu iddiayı güdenlerin Kur’ân’ı kaynak almak, yaşamak, anlamak ve onu hayata tatbîk etmek gibi bir dertleri bulunmamaktadır. Bilakis nasların esnek yapısından hareket ederek, sünneti ve sahâbenin uygulayışını bırakarak, kendi din anlayışlarına yol bulmayı hedeflemektedirler. Bunun için de Kur’ân’ın önemine vurgu yapmak, sadece Kur’ân’a davet etmek sûretiyle kendilerine bir yol yapmak istemektedirler.
Bunu yaparken de sadece Kur’ân’a davet ettiklerinde bütün mevzuların hallolacağını, bütün müşkilatımızın, tartışmalarımızın biteceğini söylüyorlar. Bütün mevzu mezhepler, Ebû Hanîfe ve diğer mezhep imamlarımızdır. İddia sahiplerinin yegane amacı İmam Ebû Hanîfe gibi büyüklerimizin değil, kendilerinin taklid edilmesidir. Madem Kur’ân’a çağırmaktalar, bu kadar kitap yazıyorlar -kimilerinin kırka, elliye yakın kitapları mevcut- bunları kim adına, niçin yazdılar? Kendi din anlayışlarını dayatmak için yazdılar. Yani iddia sahipleri insanları Kur’ân’a değil, Kur’an’dan kendilerinin anladıklarına davet ediyorlar. Bu cümle her şeyin özetidir. Bunlar bizi Allah Teâlâ’nın indirdiği, murâdullâha muvâfık bir şekilde, Rasûlüllâh’ın ﷺ beyân ettiği sahâbenin de uyguladığı Kur’ân’a değil, kendi anladıkları ve modern dünyanın putları ile barışık hale getirdikleri Kur’ânî anlayışa davet ediyorlar. Bütün mevzu ve mesele budur.
Hikmetli bir hikâyedir anlatılır: Kadının biri bir fakihe fetvâ soruyor. O zamanın fakihi de ona diyor ki; “sana İmâm Mâlik’in görüşünden mi fetvâ vereyim Kur’ân ve sünnetten mi?” Kadın, “sen bana İmâm Mâlik bu konuda ne diyor onu söyle” diyor. Fakih bu cevaba bozuluyor tabi ve diyor ki; “ben sana bir tarafta İmâm Mâlik’in görüşü ile mi fetva vereyim diyorum yoksa Kur’ân ve sünnet ile mi. Sen bana; “İmâm Mâlik’in görüşü ile fetva ver” diyorsun. Böyle şey olur mu?” diyor. Kadın akıllı biri çıkıyor ve diyor ki; “ben İmâm Mâlik’in Kur’ân ve sünneti senden çok daha iyi anladığına ve anlayacağına inanıyorum, hepsi bu. Sen bana Kur’ân ve sünnet derken kime göre fetva vereceksin, kendine göre fetva vereceksin.” Demek ki bütün mevzu ve meselemiz Kur’ân’ı anlama, Kur’ân’a davet etme adı altındaki sapkınlıkların irdelenmesi ve bu iddianın altında yatan samimiyetsizliktir. Bunun samîmî bir iddia olmadığını kavramamız zorunludur. Bu iddiayı güdenler problemlerin üzerine problemler üretmek istemektedirler. Bizi yeni yeni tartışmalarla boğdurmak istiyorlar. Mesela bundan ibârettir.
İbretlik Bir Hadise
Şu çok ibret verici bir hadisedir; Hâkim, el-Müstedrek isimli eserinde naklediyor: Hz. Ömer döneminde Bedir’e katılmış bir muhâcir içki içiyor ve Hz. Ömer de onu yakalatıyor. Suçu sabit olunca Hz. Ömer bu adama içki içme cezası olan sopa vurulmasını emrediyor. Muhâcir de ayağa kalkarak itiraz ediyor: “Senin verdiğin bu hüküm ile benim aramda Allah’ın kitabı var. Senin öyle bir hüküm verme salâhiyyetin yok.” Hz. Ömer taaccüb ediyor; Muhâcir olan sahâbî hemen şu âyeti okuyor: “İmân edip, amel-i salih işleyenlere, imân ettikleri sürece tattıklarında, yiyip içtiklerinde hiçbir günah yoktur.”[18] Yani âyetin zâhirî manası bize şunu söylüyor: “Bir insan îmân ettiğinde, bununla birlikte amel-i sâlih işlediğinde, ibadetlerini yerine getirdiğinde dilediğini yiyebilir içebilir.” Muhâcir olan sahâbî bununla ihticâc ediyor, delil getiriyor. Diyor ki: “Bu âyete göre ben içki içebilirim, dolayısıyla sen bana had vuramazsın.” Bunun üzerine Hz. Ömer oradaki topluluğa dönüyor ve diyor ki: “Yok mu buna bir cevap verecek olan?” Hemen tercümânu’l-Kur’an lakabıyla maruf Abdullah b. Abbâs (radıyallahu anhuma) öne atılıyor ve diyor ki; “Bu doğru değildir. Bu âyet evvelkiler için bir mâzerettir, sonrakiler içinse bir hüccettir.”[19]
Yani âyetin bu manada inmediğini ifade ediyor. Bu âyeti inmesine sebep olan hadise, Bedir’e katılmış ve çok amel-i sâlih işlemiş olan sahabîlerdi. Bunlar, yaşadıkları dönemde henüz haram kılınmadığı için içki içerlerdi. Onlar şehid olduktan sonra içki haram kılındı.
Bunun üzerine bir kısım Müslümanlar şu soruyu sordular: Onların durumu ne olacak? Bu soru ve hâdise üzerine bu âyet geldi. Âyeti şimdi bu bağlamda okuduğumuzda her şey ortaya çıkıyor ve mesele oturuyor ve âyetin öncekilerin mazur olduğu, öncekilerin bu günahtan mesul olmadığına yönelik bir açıklama niteliğinde olduğunu görüyoruz. Mesele bundan ibârettir. Ama âyeti bağlamından kopardığımızda velev ki Bedir’e katılmış bir sahâbî bile olsa yanılabileceğini görüyoruz. O zaman en tehlikeli şey, bağlamından kopararak, zâhirî manalar vererek, âyeti dilediğimiz şekilde esnetmek, görüşlerimize uydurmaktır.
Biz mi Kur’an’a mı Tâbiyiz; Yoksa Kur’an mı Bize Tâbi
Ebû Mûsâ el-Eşari (radıyallahu anh) bu sebeple ne demiş: “Kur’ân’a tâbi olun, Kur’ân size tâbi olmasın. Çünkü kim Kur’ân’a tabi olursa, Kur’ân onu cennet bahçelerine indirir, koyar. Kim de Kur’ân’ı kendisine tâbi kılarsa ensesine basar, onu ateşe atar.”[20]
O halde Kur’ân bizim dünyamızda tâbi midir yoksa metbû mudur? Kur’ân’ı anlama tartışmaları yaparken Kur’ân’ı tâbi mi yapmaya çalışıyoruz yoksa metbû yapma gayreti içerisinde miyiz? Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz fehvâsınca meseleye bakacak olursak şunu görüyoruz: bu fikirde olanların yaşantılarından, tatbîkatlarından anlaşılıyor ki bu kimselerin Kur’ân’ı tatbik etmek gibi bir düşünceleri yok. Kur’ân’ı anlama diye bir düşünceleri yok; anlamlandırma gibi bir düşünceleri var. Neden? Çünkü yaşadıkları hayat tarzı Kur’an iz iz takip eden bir tarz değil. Kur’an’ın model olarak ortaya koyduğu hayattan daha çok modern hayata ayak uydurmuş durumdalar. Kur’an’a uyan bir dînî yaşantı nasıl olur bunu bir misalle anlatalım mı? Anlatalım ki din dediğimiz sistemin nasıl titizlikle yaşanması gereken bir sistem olduğu daha iyi anlaşılsın.
Buhârî’nin naklettiği bir rivayette vedâ haccında Efendimiz ﷺ Kur’an’ı en iyi bilen kimseler olan sahâbeye soruyor: “Bugün hangi gündür? Bu ay hangi aydır? Bu yıl hangi yıldır?” Sahabe-i kirâm bu sorular karşısındaki tavırlarını anlatırken mefhum olarak şöyle diyor: “Aslında bu soruların cevaplarını biliyorduk. Lakin, belki Allah Rasûlü ﷺ’ne bugünün başka bir gün, bu ayın başka bir ay, bu yılın başka bir yıl olduğuna dair yeni bir vahiy gelmiştir diye tüm bu sorular karşısında sustuk.”[21] Görüyor musunuz ciddiyeti? Bizim çok basit gibi telakki edeceğimiz sorular karşısında bile sahabe Allah ve Resulü ile ters düşme durumundan nasıl da korkuyor? Bugünün modern Müslümanı ise çok rahat şekilde bir sahih hadis için “Ben inanmıyorum, Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle bir şey söylemez” diyebiliyor.
Sahabeye bakınız. Onların teslimiyetlerini ve hayatlarını vahye göre düzenlemelerindeki titizliği anlatabilmek için inanın sade bu rivayet bile yeter. Zaten birçok soru mukâbilinde “Allah ve Rasûlü en iyi bilendir” dediklerini diğer rivayetlerde görmekteyiz. Kur’ân’ı anlamak işte tam olarak budur. Rasûlüllâh’ın ﷺ önünde engel olmak, barikat olmak değildir. Rasûlüllâh’ın ﷺ anlattıkları şeyleri insanlara aktarmaya çalışmak Kur’ân’ın önüne geçmek değildir. Kur’ân’ı anlamak hususunda Rasûlüllâh’ı ﷺ öne geçirmektir. Zira Kur’ân-ı Kerim bizlere:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ
“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin…”[22]
buyurmaktadır. Cenâb-ı Hakk bu âyet-i kerimede sadece Allah’ın önüne geçmeyin buyurmamakta, Resûlünün de önüne geçmeyin buyurmaktadır.
Bu âyetin tefsiri sadedinde şu hadise mühimdir: Bir vâli tayin edilecekti. Bu mesele görüşülürken Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer (radıyallahu anhuma) onun huzûrunda kimin vâli olacağı hususunda tartışıyorlardı. Bunun üzerine âyet geldi ve dedi ki: Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider.”[23] Dikkat ediniz: Mesele bir vali tayini meselesi ve Resulullah’ın huzurunda çıkan bir tartışma sonucunda âyet geliyor. Cenâb-ı Hakk âyette seslerini Resulüllah’ın sesinin üzerine çıkaran bu ümmetin en büyük iki şahsiyetini ikaz ediyor. Hem de nasıl bir ikaz? Amelleriniz siz hiç farkında olmadan iptal olur buyruluyor.
Şimdi düşünelim: Sesini Resulullah’ın ﷺ sesinin üzerine çıkaranın ameli iptal oluyorsa, zevkini, yaşantı tarzını, görüşlerini, fikirlerini Rasûlüllâh’ın ﷺ görüşleri, sözleri ve buyruklarının önüne geçirenin durumu ne olur?”
Bir yerde Rasûlüllâh ﷺ bir hüküm beyân etmişse delilinin Kur’ân olduğunu iddia ederek hilâfına bir şey söylemek câiz değildir. Bu nasıl bir iddia! Bu kimse Kur’ân’ı Rasûlüllâh’tan ﷺ daha mı iyi bilmektedir? Böyle bir kimsenin delili Kur’ân değil, Kur’ân’dan anlamış olduğu manadır. Hevâsına göre manalandırmış olduğu âyeti öne sürmektedir. Cenâb-ı Hakk böyle durumlara maruz kalmaktan bizi muhafaza eylesin.
Bu kısımda dinin kaynağının sadece Kur’ân olduğuna dair iddianın samimiyetsiz, çifte standartlı ve içinin tamamen boş olduğunu beyân etmeye çalıştık. İddia sahiplerinin ifadeleri ve bizim anlattıklarımızdan ortaya çıkan netice şudur ki, dinin yegâne kaynağının Kur’an olduğunu söyleyerek sünneti inkâr etmenin pratikteki karşılığı, ben hayatımı şekillendirecek bir din değil, hayatıma göre şekillendirebileceğim bir din arıyorum demektir. Başka bir deyimle ben nasıl bir hayat tarzı benimsememi bana gösterecek bir Kurân değil, belirlediğim tarza uyum sağlayacak bir Kur’an arıyorum.
Bu söylem bize bir yerden çok tanıdık geliyor değil mi? Zira Hz. Peygamber’den de aynı şeyi istemişlerdi. Oysa Sünnet-i seniyye Kur’an’dan şahısların anladıkları mananın değil, Allah’ın murad ettiği mananın hayata dökülebilmesinin teminatıdır. Bu teminatı ortadan kaldırmak demek, meseleyi bencilleştirerek önü alınamayacak görüşler kargaşasına Müslümanları mahkûm etmeye çalışmak demektir ki İslâm’ı tahrif etmeye yeltenenlerin bu işe sünnet üzerinde şüpheler oluşturmaya çalışmakla başlamaları da bu sebepledir. Bir diğer açıdan bakıldığında müstakimce bir hayat yaşayabilmenin yolunu gösteren selef-i salihînin sünnet vurgusu da sünnetin teminat oluşundan kaynaklanmaktadır.
[1] İstanbul Kur’an Araştırmaları Grubu, (İKRA), Uydurulan Din ve Kuran’daki Din, 19.
[2] Bu hareketle ilgili geniş çaplı bilgi için bkz: Hâdim Hüseyin İlâhî Bahş, el-Kur’âniyyûn ve Şübuhâtuhum Havle’s-Sünne, Mejtebetu’s-Sıddîk, Tâif, 2000, Baskı: II.
[3] Tevbe, 100.
[4] Mâide, 3.
[5] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Daru İhyâi’t-Türâsi’-Arabî, Beyrut, 1420, Baskı: III, VII/87.
[6] Yani وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟ âyet-i kerimesidir.
[7] Muhammed b. Abdullah el-Ğabban, Fitnetu Makteli Usmân, vd. Riyat, 1419, I/127.
[8] Yûnus, 59.
[9] Yûsuf, 40.
[10] Nisâ, 23.
[11] Bkz. Muhammed b. Ebûbekir er-Râzî, Muhtâru’s-Sıhâh, Mektebetu Lübnan, Beyrut, 1415, s. 375.
[12] İstanbul Kuran Araştırmaları Grubu, (İKRA), Uydurulan Din ve Kur’ân’daki Din, 21.
[13] Kasas, 77.
[14] İbn Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehci’l-Belâğa, Daru’l-Kütubi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1418, Baskı: I, I/5048.
[15] Ahzâb, 53.
[16] Ahzâb, 32.
[17] Bakara, 279.
[18] Mâide, 93
[19] Hakim, el-Müstedrek, No: 8132
[20] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, No: 30636.
[21] Buhârî, “Kitâbu’l-İlm”, No: 67.
[22] Hucurât, 1.
[23] Hucurât, 2; Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut, 1404, Baskı: III, VII/454
✍🏻 Yazı: Ömer Faruk Korkmaz
🔗 Kaynak: https://telif.ismailaga.org.tr/dinin-kaynagi-sadece-kuran-midir-1-3
Bir yanıt yazın